kutusuzkutkut

Ne Yiyeceğiz – GDO Sorunu

Posted in Genel by kutusuzkutkut on Mayıs 8, 2013

GDO yani Genetiği değiştirilmiş organizmalar, “ne yiyeceğiz?” sorusuna cevap verirken üstünde önemle durulması gereken bir konu. GDO’lu üretim yeni bir “Yeşil Devrim” mi yoksa biyogüvenliğimiz açısından karşılaştığımız en büyük tehdit mi? Biraz kafa yoralım..(Aşağıdaki yazı okuduğum kaynaklardan derlediğim notlarla oluşmuş kendi görüşlerimdir, ben genetik ya da GDO uzmanı değilim, yanlışlarım olabilir, aklınızda bulunsun..)

Aslına bakarsanız GDO hikayesi gayet iddialı hedeflerle başlamıştı. Bitkilerin genetiği ile oynanacak bu sayede ürünler kendilerini ziraai zararlılara karşı dışarıdan kimyasal ilaç kullanımı olmaksızın(ya da minimize ederek) koruyabileceklerdi (kabuklarını kalınlaştırarak ya da çeşitli salgılar yoluyla). Bilim dünyasını heyecanlandıran bu pembe tabloya, hala geçerli itirazlar gelmekte gecikmedi. Öncelikli olarak şu soru ortaya atıldı: GDO’lu ürünlerle beslenen bireylerin hücre yapılarına bu modifiye genler sindirim yoluyla geçiş yapıyor mu ve geçiş yapıyorlarsa insan sağlığını tehdit ediyorlar mı? Bilim insanlarının genel görüşü, GDO’lu ürünlerin konvansiyonel/geleneksel ürünlere göre daha çok risk içermediği yönünde olsa da literatür tarandığında birbiriyle çelişen onlarca “bilimsel” rapor bulunuyor. GDO’lu ürünlerin kanser oluşumuyla ilişkilendiren araştırmalar olduğu gibi bu araştırmaları bilimsellikten uzak ve sansasyon amaçlı bulan bilim insanları da mevcut. Özellikle basına da çok yansıyan Fransız Bilim adamı Gilles-Eric Seralini’nin GDO’yu kanserle ilişkilendiren çalışmaları başta Avrupa Gıda Güvenliği Otoritesi olmak üzere birçok kuruluş tarafından bilimsellikten uzak olmakla suçlandı(basın tarafından ise “GDO’nun kanser yaptığı kanıtlandı” diye lanse edildi). Benim anladığım, şu ana kadar GDO’lu gıdaların insan sağlığı için risk oluşturduğunu ortaya koyan ve bilim çevresinde genel kabul görmüş çalışma olmamakla birlikte, risk şüphesini ortadan kaldırmak için daha çok araştırmaya ihtiyaç duyulduğu konusunda da ortak bir yaklaşım var.

GDO ile ilgili tartışmalar sadece sağlık ekseninde de ilerlemiyor, işin bir de ekonomi boyutu var. GDO teknolojisi ile ilgili patentlerin çoğu bu genleri geliştiren Monsanto, DuPont gibi devlerin elinde ve bu patent üzerindeki haklar ABD hükümeti tarafından da imtiyazlı yasalarla koruma altına alınmış durumda. Bu dev şirketler ürettikleri teknoloji sayesinde dünya çiftçilerinin daha çok kazanç elde ettiklerini(hava şartlarına dayanıklı daha verimli daha az kimyasal ilaç gerektiren tohumlar) ve sonuçta gıda fiyatlarının daha ulaşılabilir kalmasına yardım ettiklerini iddia ederken karşıt gruplar tam tersine GDO’lu tohumların biyoçeşitliliğe zarar verdiğini ve çiftçileri bu şirketlere bağımlı hale geldiklerini savunuyorlar(GDO’lu tohumlar kısır oldukları için çiftçiler kendi mahsüllerinden tohum ayıramıyor, her sene yeniden tohum almak zorunda kalıyorlar). Bu “tohum bağımlılığının” ülkeleri stratejik olarak GDO teknolojisi geliştiren ülkelerin insafına bırakacağını savunanlar bile var. Gene bir sav da patent yasalarına dayanarak büyük GDO üreticisi şirketlerin araştırmaların önünü tıkadığı ya da zorlaştırdığı bu sayede bilimsel çalışmaların manipüle edildiği ya da kısıtlandığı yönünde.

Peki ülkeler bu durum karşısında nasıl tavır alıyorlar? Kimi ülkeler (başta Amerika kıtası olmak üzere) GDO’ya sonuna kadar kucak açarken, kimi ülkeler(Çin) kendi GDO teknolojilerini geliştirmeye çalışıyor, kimi ülkeler(AB ülkeleri) ise GDO’yla aralarına mevzuat yoluyla mesafe koymaya çalışıyorlar. Bizim de takip ettiğimiz AB GDO mevzuatı kısaca şöyle işliyor: İnsan beslenmesi için kullanılacak ürünlerde GDO’lu gıdalara izin verilmiyor, hayvan beslemesi amaçlı GDO’lu ürünlerden de bilimsel kurulun onayladığı görece daha az risk/belirsizlik içeren gen modifikasyonlarına sahip ürünlerin ithalatına izin veriliyor. İnsan beslemesi için kullanılacak ürünlerde GDO’ya izin yok dedik ama AB’de binde 9 eşik değerine kadar bulaşıklığa izin varken ülkemiz mevzuatında tolerans sıfır. AB’nin tanıdığı bu tolerans sınırının sebebi taşıma, depolama gibi alanlarda pratik ve ekonomik olarak bulaşıklığın önüne geçilmesinin mümkün olmamasından kaynaklanıyor. Bazı köşe yazarlarımız “Ne var ki GDO’lu ürün taşımamış gemilerle nakliye yapılsın, sorun kalmaz” deselerde bu “Hiç nezle olmuş insan taşımamış taksileri kullanmak istiyorum” demeye benziyor. Nasıl kesin tespit yapılacağı bir yana, dünya ticaretine konu gemilerin çok az bir yüzdesinin bu sınıfa gireceği ve neticede nakliye fiyatlarının ne olacağına çok kafa yoran olmuyor. Ülkemiz mevzuatı bu anlamda pratikte katılığı ile sorun yaşarken, öte yandan fiiliyatta kontrollerin gevşekliği ile başka bir tablo ile karşılaşıyoruz. En son pirinç skandalı ile ortaya çıktığı üzere yasak olmasına rağmen raflardaki ürünler ne kadar mevzuata uygun, yani GDO’suz, büyük bir soru işareti var.

Bu arada kontrol zorluğu, kaçaklar, vs. akla şöyle bir soru getirebilir: GDO girişi hayvan yeminde kullanılan ürünleri de kapsayacak şekilde niye tamamen yasaklanmıyor? Birincisi, GDO’lu ürünlerin doğrudan tüketildiklerinde insanlara geçtiği ve zararlı olduğu bile bilimsel olarak kanıtlanmamışken, GDO’lu ürünlerle beslenen hayvanların önce bünyelerine sonra hayvansal ürünlere sonra insanlara gen geçişi olması ve bunun zararlı olması ihtimaline karşı yasaklama AB ölçeğinde bile aşırı önlem olarak görülüyor. İkincisi, GDO’lu ürünler çoğu zaman ekonomik avantaj sağlıyorlar. Bu konunun en önemli örneği hiç şüphesiz: Soya. Soya özellikle kanatlı hayvanların beslenmesinde çok önemli rol oynuyor ve hemen hemen alternatifsiz. Şu an dünya ticaretine konu olan soyanın en az 2/3’ünün GDO’lu olduğunu düşünürseniz, GDO’suz soyanın fiyatlarının yüksekliğini kavrayabilirsiniz. Gene yerli soyanın veriminden dem vuran bazılarına karşı Türkiye’nin ve AB’nin şu an ihtiyaçlarının sadece %2’sini yerli üretimle karşılayabildiklerini hatırlatmak lazım.(Soya ve yan ürünleri gofretten donmuş gıdalara kadar geniş bir yelpazede kullanılıyor. Önemli bir soru işareti de burada çıkıyor, bu ürünler GDO’lu mu değil mi? GDO’luysa mevcut mevzuata göre raflarda nasıl yer alabiliyor?)

Anlaşılacağı üzere GDO konusu hiç kolay bir konu değil. Ben açıkçası okuduklarımdan yola çıkarak medya öncülüğünde körüklenen kamuoyu algısının, “GDO = kanser” yaklaşımının bilimsel gerçeklerle örtüşmediği düşüncesindeyim. Şüpheye dayanan sağlık riski ile ekonomik gerçekleri kesiştirmenin şart olduğuna inanıyorum. Bununla birlikte daha çok bilimsel araştırma yapılarak kafadaki sorular tamamen cevaplanana kadar GDO’lu ürünlerinin kullanımının kısıtlanmasına tarafım. GDO teknolojisinin birkaç şirketin kontrolüne bırakan patent yasalarının gevşetilip, araştıramalar için bilgilerin şeffaflaştırılması gerektiğine inanıyorum. Ülkemizde ticari izin verilmese bile bilimsel anlamda GDO araştırmalarına yatırım yapılması ve bu alanda teknoloji geliştirir hale gelmemiz gerektiğine de inanıyorum. İşin ekonomik boyutunda ise gerçekçi bir yaklaşımın şart olduğunu biliyorum. Pek çok GDO karşıtı grup GDO veya konvansiyonel tarımın karşısına alternatif olarak organik tarımı koyuyorlar. Organik üretimde geleneksel yöntemlere göre bildiğim kadarıyla ortalama %20 civarında bir verim kaybı var(üretim maliyetini hesaba bile katmıyorum), bunun fiyatlara etkisini ise market raflarında görmek çok zor değil. Organik tarım bilim desteği ile, yeni yöntemlerin geliştirilmesi ile uzun vaadede çok doğru bir çözüm sunabilir ama her şeyden önce hepimizin her gün yiyeceğe ihtiyacımız olduğunu ve kısa vaadede cevaplar bulmamız gerektiğini unutmamamız lazım. Ancak hepsinden öte ilk uzlaşılması gereken şey bu konuyu iki kutuplu, siyah/beyaz hale getirmekten kaçınmak olmalı. Ne GDO karşıtları bilimsel gelişime karşı duran paranoyak ve hayalci hippiler ne de GDO’yu savunanlar sadece kar düşünen gözü dönmüş halk düşmanları. Bir sonraki yazımda GDO’ların etiketlenmesi konusundan devam edeceğim. Bu sırada GDO hakkında biraz daha bilgi almak istiyorsanız bu yazıya da kaynak olmuş linkler burada:  Wikipedia / makale /EFSA ve GDO / Greenpeace

Ne Yiyeceğiz – Gıda Güvenliği

Posted in Genel by kutusuzkutkut on Nisan 26, 2013

“Ne yiyeceğiz?” sorusu içinde gıdaların temini, güvenliği, etiği, dağıtımı gibi birçok konuyu içeren basit görünümlü kompleks sorulardan. Maslow hiyerarşisinin temellerinde yer alan bu soruya gıda sektöründe çalışan biri olarak ben de kafa yoruyorum ve kendimce oluşturduğum cevapları yazıya dökmek istiyorum. Sorunun gıda güvenliği ayağıyla başlayalım.

Gıda güvenliği, yediğimiz besinlerin üretim alanından sofralarımıza gelene kadar süre içinde zincirin tüm halkalarında hijyen ve sağlık koşullarına uygun olarak denetlenebilir ve izlenebilirlik prensiplerine bağlı bir şekilde hareket etmesini içeriyor.Yani gıdanın sadece üretim anında değil tedarik, depolama, taşınma, dağıtım gibi süreçler içerisinde de insan sağlığını riske atmayacak şekilde ilerlemesi anlamına geliyor. Avrupa Birliği bu durumu özetlemek için gıda güvenliği politikalarında “from farm to fork/table” yani “tarladan çatala/sofraya” tanımını kullanıyor ve gıda güvenliğine ciddi bir bütçe ve emek harcıyor. Gene de insan sağlığına doğrudan etki eden gıda güvenliğini tam anlamıyla sağlamak o kadar da kolay olmuyor. Marketten aldığınız basit bir gofretin bile içinde onlarca ürün ve o ürünlerin her birinin kendi ayrı tedarik zinciri olduğunu düşündüğünüzde sistemin karışıklığını ve denetimin zorluğunu algılayabilirsiniz. Bu karışık sistemlerde zincirinin bir halkasının kasıtlı(hileli ürün) ya da kasıtsız(yanlış uygulama) gıda güvenliğini tehdit etmesi ise bütün sistemi çökertebiliyor. Mesela Gıda Bakanlığı’nın geçtiğimiz yıl içerisinde uygulamaya soktuğu denetim ve teşhir politikası sayesinde hep şüphelendiğimiz bazı tehditlerle yüz yüze geldik. Bal niyetine yediğimiz mısır şuruplarından, jelatin katılmış yoğurtlara kadar gıda güvenliğini ihlal etmiş pek çok ürünle karşılaştık. Benzer şekilde izlenebilirlik konusunda ciddi aşama kateden ve katı gıda güvenliği yasaları ile öne çıkan Avrupa Birliği de geçtiğimiz günlerde at eti skandalı ile sarsıldı. Özellikle Nestle, Ikea gibi tedarik zincirlerinin hassaslığı ile övünen ve her türlü kalite, denetim belgesine sahip marka firmaların bile ürünlerinde at etine rastlanması bütün spotları “Yediğimiz gıda ne kadar güvenli?” sorusunda topladı. Her ne kadar ülkemizde bu tartışma daha çok “At eti yenir mi? Fransız ustalardan tarifler!” eksenine kaysa da asıl sorun çok sağlam olduğu düşünülen gıda güvenliği zincirinin kırılmasıydı. Kaldı ki daha sonra yapılan ileri tetkiklerde at eti karışmış kimi ürünlerde insan sağlığına zararlı ve atlarda kullanılan antibiyotiklere rastlandı. (At eti skandalı ve nedenleri hakkında güzel bir makale için tıklayın!)

Peki ne yapacağız? Açıkçası bu konuda en büyük görev bakanlığa ve denetçilere düşüyor. Sıkı denetim ve teşhir politikasının devam etmesi, yasal destek(örn: Sucuk üretiminde karışık et kullanımının önlenmesi) sağlanması, iyi uygulamaların anlatılıp özendirilmesi ve sektör temsilcileriyle yakın ilişki kurularak sorunların temeline inilmesi şart görünüyor. Bunların yanında Avrupa’daki EFSA benzeri, politika oluşturuculara ve kamuoyuna gıda güvenliği konusunda düzenli olarak bilimsel görüş sunan(Tübitak çatısı altında da olabilir) bir kuruma ihtiyaç olduğunu düşünüyorum. Özellikle kamuoyunun sansasyonel medya haberleri ya da yanıltıcı içerikli zincir e-postalardan korunması için düzenli olarak bilgilendirilmesinin önemli olduğuna inanıyorum( Bu konuda denk geldiğim bir sivil toplum kuruluşu da Gıda Güvenliği Derneği). Bireysel tüketiciler için ise her ne olursa olsun güçlü/güvenilir markaları tercih etmek en az riskli yöntem gibi görünüyor. Aynı şekilde hazır gıdalardan mümkün olduğunca uzak durmak da akıllıca bir yöntem olarak karşımıza çıkıyor. Sonuçta hazır satılan bir kek aldığınızda, maliyet, raf ömrü, tüketici tercihi gibi bir çok faktör göz önüne alınarak hazırlanmış bir ürün alıyorsunuz ve içerik listesi kabardıkça sürecin karmaşıklığı ve dolayısıyla riski artıyor. Kısacası süreci basitleştirip mutfaklarımızdaki fırınların başına geçmekte fayda var!

%d blogcu bunu beğendi: