kutusuzkutkut

İlkel toplumlara ait ulaşım çözümleri(!)

Posted in Uncategorized by kutusuzkutkut on Şubat 20, 2015

Japonlar henüz bizim medeniyet seviyemize ulaşamamış geri bir toplum oldukları için kafayı bisikletlere takmış durumdalar! Motorlu araçların üstünlüğü ilkesine bağlı kalmadıkları gibi yaya ve bisikletli ulaşıma da önem verip kendince çözümler geliştiriyorlar. Muhtemelen bizleri gıpta ile izleyen bu toplum, yer tasarrufu ve çalınmaya karşı güvenlik sağlayan bisiklet park alanlarıyla bu ilkel ulaşım aracına ait sorunları çözmeye çalışıyor. Yer altında bisikletinizi saklamaya(13sn. sürüyor) yarayan bu gülünç yatırım, aylık 15 USD gibi bir bedel ile bisiklet kullanıcılarına(şehirde ne işleri varsa) sunuluyor. Halbuki sıradan bir 7 kat otoparklı AVM yapsalar diyeceğim ama belli ki bisikletten ötesine geçemiyorlar. Bizim belediyecilik anlayışımızı ve kent yaşamına dair vizyonumuzu bir kez daha tebrik etmek gerekiyor bu durumda. Haberin kaynağı olarak detaylı bilgiye buradan ulaşabilirsiniz, video aşağıda:

Jupiter Yüksel(em)iyor!

Posted in Uncategorized by kutusuzkutkut on Şubat 11, 2015

Wachowski markası ve ilgi çekici fragmanı ile merakla beklenen Jupiter Ascending(Jüpiter Yükseliyor), büyük bir hayal kırıklığı ile izlediğim filmler kervanına katıldı. Her sinema girişimlerinden bir Matrix beklemek, Wachowski kardeşlerin taşımak zorunda olduğu bir lanet belki ama neticenin bu kadar kötü çıkması da seyirciye haksızlık. Kötüyü şöyle açıklayayım: Uzay filmlerine ait kült olmuş ya da popüler tüm medyalar taranmış, iş yapacağını düşünülen bileşenler kesip monte etmek suretiyle, aslında vine olması gereken uzun mu uzun bir youtube videosu hazırlanmış ve bol pazarlama ile cilalanıp seyirciye sunulmuş. Aksiyon sahneleri, müzik, kurgu, animasyonlar, espri unsurları, karakterler Star Wars/Otostopçunun Galaksi Rehberi/Alien/Guardians of the Galaxy gibi medyalardan esinlenilmiş ama ortaya çıkan sonuçta bekleneceği üzere hiç bir derinlik yaratılamamış. Hafiften kurtadam bağlantısı bile yapıldığını söylesem bu “tutan işler” çorbasının halini biraz daha rahat anlayabilirsiniz belki. Oldukça sert bir eleştiri oldu ama beklentilerin çok uzandığında, vasat ile klişenin topraklarında kaybolmuş bir yapım kimsenin zamanını çalmayı hak etmiyor. Modern sinemanın girdiği “iş yapan” filmler akımından kurtulması için mümkün olduğunca kişiye ses duyurmakta fayda var, ben ettim siz etmeyin.

Not: Filmden akılda kalıcı ve blog konusu tetikleyen tek konuşma Jupiter Jones ile Kalique Abrasax arasında geçti. Kalique, evrenin bütün kaynaklarına erişim sağlandıktan sonra artık tek geçerli ve arzulanabilecek şeyin zaman, daha çok zaman olduğunu savunuyor, bununla ilgili yazacaklarım olacak…

Aquaponics

Posted in Uncategorized by kutusuzkutkut on Nisan 11, 2013

Simbiyotik sistemler, kapalı devre döngüler, bir sistemin artığını girdi olarak kullanan yapılanmalar hep dikkatimi çekmiştir. Defterlerim arasındaki bir not işte tam bu konuyla ilgili: “Aquaponic Systems”. Aquaponic sistemler kısaca balık yetiştiriciliği ile bitki ziraatini aynı çatı altında birleştiren ve ekonomik değer katmayı amaçlayan bir üretim tarzı. Şöyle ki, bir tank içerisinde beslediğiniz balıkların dışkıları, su akışıyla, içinde bu dışkılarla beslenen ve zararlı üre gibi maddeleri azota çeviren bakteriler olan bir kanaldan geçerek topraksız tarım yapacağınız ikinci bir tankta toplanıyor. Bitkiler kendileri için yararlı azot gibi bileşikleri kullanarak suyu filtreliyor, siz de bu suyu geri balıkların tankına aktarıyorsunuz. Suyu filtreleyerek kullandığınız için buharlaşma ile kaybolan su dışında sisteme su ilave etmenize gerek kalmıyor. Bitkileriniz de ilave kimyasal kullanmadan, bakımı minimize ederek(toprak olmadığı için çapa vs. derdi yok) yetiştirmiş oluyorsunuz. Toprak ve suyun kısıtlı olduğu alanlar için çok verimli bir yapılanma anlayacağınız üzere. Özellikle küçük çaplı, kendi yiyeceğini yetiştirmek isteyen aileler tarafından çok farklı uygulamaları ve videolarını internette bulabilirsiniz. Uzun vadede bu tarz sistemlerin endüstriyel uygulamalarının da artarak, sahip olduğumuz kaynakları verimli, sürdürülebilir ve çevreye duyarlı bir şekilde kullanımasına katkı sağlayacağına inanıyorum. Ben aşağıda biri ev tipi diğeri endüstriyel(tasarım) içeren iki tanesini paylaştım, çok daha fazlası youtube’da mevcut. (Ev kullanımı için tasarlanan bir sistemin kickstarter’da da ciddi destek gördüğünü belirtmek lazım, ilgilenenler burdan tıklasın.)

Edit: İlave bilgi olarak şöyle bir makaleye rastladım: http://www.theatlanticcities.com/arts-and-lifestyle/2013/03/farming-technique-will-revolutionize-way-we-eat/4880/

Toplumsal Bilinci Yeniden Programlamak

Posted in Uncategorized by kutusuzkutkut on Nisan 8, 2013

Dün oynanan Fenerbahçe – Orduspor maçında Ordu tribünlerinden atılan bir cisim Fenerbahçeli futbolcu Caner Erkin’in kafasını yardı. Bunun üzerine koyu Galatasaray taraftarı olan bir arkadaşım twitter’a şöyle yazdı: Sahaya bir şey atanları hatta atlayanları anlamakta ciddi sıkıntı yaşıyorum..cahil misin deli mi? Twitter üzerinden konuşmaya başlasak da 140 karakterin derdimi anlatmaya yetmeyeceğine kanaat getirdiğimden en iyisi bir blog yazısıyla kafamdakileri bugüne not düşeyim istedim. Öncelikle konunun kesinlikle cehaletle ilgisi olmadığını düşündüğümü belirterek söze başlayayım. Cehalet, bilmemek ile ilgilidir. Yani “cahillikten dolayı yanlış yaptım” diyorsanız yaptığınızın yanlış olduğunu bilmediğiniz anlamı çıkar. Oysa sahaya attığınız cismin birini yaralayabileceğini ve bunun yanlış olduğunu okuma yazması olmayan da bilir, üniversite mezunu da. Sorun yanlış olduğunu bile bile yanlışı yapmaktadır. Bu bağlamda “cehalet” kelimesi bana doğru tanım olarak gelmiyor. Bana göre sahaya cisim atan zihniyet ile yaya geçidinde durmayan, yere çöp atan, alkollü araba kullanan zihniyet aynıdır. Bir dönemin sloganı haline gelmiş “Eğitim şart!” cümlesi geçerli olsaydı bugün hiçbir üniversite mezunu yere çöp atmaz, tribünde küfretmez ya da alkollü araç kullanmazdı. Kısaca sorun eğitim/cehalet seviyesinde değil toplum bilincinde “Cool/Havalı davranış”, “erkeklik/delikanlılık”, “kurallar/kurallara tabii olanlar ve ben” kavramlarının nereye oturduğu ile ilgili hale geliyor. Eğitimin rolü açısından, maç içerisinde küfrü devam ettiren hatta başlatan üniversitelerin taraftar gruplarına bakmak yeterli, ya da alkollü direksiyon başına geçen “bana dokunmaz/bana bir şey olmaz” diyen arkadaşınızı/kendinizi aklına getirmeniz, otobanda giderken elindeki peçeteyi pencereden atanları hatırlamanız yeterli. Avrupa’da bir geziden sonra gelip “ne kadar medeniler, hiç korna sesi bile duymadık” cümlesinin öznesi eğitim seviyesi değil toplumsal bilinçlerine gereksiz korna çalmanın ayıplanacak bir davranış olduğunun kodlanmasıdır. Dolayısıyla ilk yapılması gereken bu “sevimli/havalı/küçük yaramazlıkları/ önemsiz,olağan suçları” itibarsızlaştırıp “ayıplanacak/utanılacak/kabul edilmeyecek davranışlar” olarak toplum bilincinde programlamaktır. Peki bu nasıl olacak? Haydi biraz beyin fırtınası yapalım.

a) Medya ve kamuoyunda bu tarz davranışlar zaten eleştiriliyor. Bu eleştirilerin artarak devam etmesi ve medya önünde sonuçlarının teşhir edilmesi lazım. Dünkü olaydan örnek verecek olursak, medyada maçta olay olduğunu ve Orduspor’un ceza aldığını okuyoruz ama spesifik olarak suçu işleyenlere ne olduğu arada kaybolup gidiyor. Genel “tribün terörü”, “ xspor taraftarları” yerine suçu işleyenler tespit edilip bireysel olarak ceza süreçleri/pişmanlıkları/tribün yasakları vs. işlenmeli, çığırtkanlığı yapılmalı. Klüp yönetimlerinin, taraftar gruplarının mutlak desteği sağlanmalı.

b) Yerel yönetimler belirli konulara odaklanarak, toplum desteğini arkasına alarak öyle kampanyalar üretmeli ki istenmeyen davranışlar boğulsun, kaçacak yer bulamasın. Örnek olarak amaç yaya geçitlerinde yayaya yol verilme oranını arttırmayı sağlamaksa yaya geçitleri yenilenmeli, gerekirse 1-2-3 ay başına trafik polisi konulmalı, bölge içinde küçük etkinliklerle davranış özendirilmeli(mesela yaya geçidinde duran sürücülere şeker ikram etmek gibi sürekli olmayan ama medyatik etkinlikler), uymayan sürücülere trafik cezasının yanında zorunlu x saat “medeni trafik” dersi verilmeli. Benzer şekilde sivil toplum kuruluşları ve okullar, gönüllü yaya geçidi sorumluları sağlayarak destek verebilir.

c) Yerel idarelerle işbirliği içerisinde çalışacak ve yasal iş kalabalığından görevi gereği ayrışacak ihtisas mahkemeleri kurulabilir. Bu mahkemeler hapis vs. cezaları yerine sadece kent içindeki çevreyi kirletme, giriş önü park gibi genelde cezaları ufak olduğu için uğraşılmayan, kent yaşantısını bozan sorunların üstüne gidebilir. Ceza olarak da para ve kamu görevi cezası(örn: 2 saat gözetim ile parklarda çöp toplama) verebilirler. Bu cezalar, ehliyet puanına benzer şekilde bir vatandaşlık puanı sistemi oluşturularak, sık puan cezası alanların kamu hizmetlerinden daha pahalı yararlanması gibi cezalarla desteklenebilir.

Aklıma bir çırpıda gelenler bunlar. Bazıları hayalci, bazıları uygulamada zor görünüyor olabilir ama özellikle belediyelerdeki paralı park sistemlerinin(tabiki “para” içeridiği için) birden nasıl popülerleşip hemencecik uygulanıverdiğini düşündükçe neden olmasın diyorum. O zaman ülkemiz ekonomik göstergelerin, GDP sıralamalarının çok ötesinde hayat kalitelerimize etki edecek olan medeniyet/yaşanabilirlik endekslerinin üst sıralarında kendimize yer bulabiliriz. Toplum eliyle “toplum mühendisliği”ne başta siyasi/yerel/stk liderlerimiz olmak üzere hepimizin daha çok kafa yorması gerekiyor.

İstemek

Posted in sinemaydı kitaptı kültürel işler, Uncategorized by kutusuzkutkut on Nisan 4, 2013

Markus Zusak’ın Hiç’inden bir alıntı daha(sf.388) :

  • “Ed?” dedi Ritchie, daha sonra. Hala suyun içinde duruyorduk. “İstediğim tek şey var.”
  • “Nedir o, Ritchie” Cevabı basitti.
  • “İstemek.”

“İstemek” çok erken tanıştığımız bir kavram. Bebekken karnımızın doyurulmasını talep etmekle başlayan isteklerimiz, daha sonra zenginleşmeye başlıyor. Astronot olmak istiyoruz ya da futbolcu, belki doktor, olmadı itfaiyeci. Aşık olmak istiyoruz, dünyayı dolaşan bir seyyah olmak istiyoruz, üniversite hiç bitmesin ya da yazlar daha uzasın istiyoruz. Sonrası biraz karışık. Orta yaş bunalımı mı dersiniz, ayakların yere basması mı, gerçeklerle yüzleşmek mi, yenilmek mi, kabullenmek mi, belki. Eşimizle iş çıkışı sinemaya gitmek istiyoruz, yemekten sonra kilonuza kafa takmadan tatlı yiyebilmeyi istiyoruz, bütün gün evde yatmak istiyoruz. İsteklerimiz içindeki arzu öğesini, heyecanı, macerayı kaybediyor sanki. Gerçekten, düşünsenize: astronot olmayı istemekle yemekten sonra sufle istemek cümlelerindeki “istemek” aynı anlamı taşıyor olabilir mi.. Hayat rutinleştiğinde, olması gibi gittiğinde, taşlar yerine oturduğunda, yaşam yolculuğunuzun platolarında dolaştığınızda insan bazen gerçekten ama gerçekten sadece “istemek” istemiyor mu? Bir şeyi gerçekten, tutkuyla, gözler parıldaya parıldaya istemek…

Ben de bu aralar en çok boşluk istiyorum sanırım. Yapacak iş olmadan evde oturup sıkılmak istiyorum. Boşlukta, sıkıntıda boğulurken ayaklarımı kuma vurup “ben bunu/şunu/onu istiyorum!” diye bağırarak yüzeye fırlamak istiyorum. Sıkıntıdan istek, istekten istemek, istemekten macerayı, maceradan anlamı doğurmayı hayal ediyorum. Bazen sadece “istemek” istiyorum.

The Hover Hand

Posted in Uncategorized by kutusuzkutkut on Nisan 2, 2013

Bir önceki yazıyı yazarken aklıma amerikalıların fırlama tabirlerinden biri daha geldi: The Hover Hand. Türk ergenlerinin de oldukça müzdarip olduklarını düşündüğüm bu durumun en önemli semptomu, ergen şahsın eli ile fotoğraf çektirdikleri bayanın vücudu arasında oluşan görülmez ve aşılmaz bir güç duvarı! Biraz utangaçlık, biraz özgüven eksikliği, biraz sapık damgası yer miyim korkusu harmanlanıyor ve ortaya bu ilginç fotoğraflar çıkıyor.(internette bu fenomene adanmış yüzlerce site olduğunu da ekleyeyim). 

Tagged with:

Bir erkeği öldürmek..

Posted in Uncategorized by kutusuzkutkut on Mart 30, 2013

Markus Zusak’ın “Hiç” adlı kitabında 152. sayfada şu diyaloğu not almışım:

  • “Sen benim en iyi arkadaşımsın, Ed.” dedi sonunda.

  • “Biliyorum”

Bir erkeği bu sözlerle öldürebilirsiniz. Silaha gerek yok. Sadece bu sözler ve bu sözleri söyleyecek bir kız yeterli..

 Başka bir yerde hemen hemen aynı diyalogu 50. evlilik yıl dönümlerini kutlayan bir çiftin röportajında okuduğumu hatırlıyorum. O zaman bu “en iyi arkadaşımsın” cümlesi sevginin dayanağı, bu başarılı evliliğin sırrı gibi gösteriliyordu. Devam eden bir ilişkide, evlilikte gerçekten de bu en iyi arkadaş durumu iyi bir reçete olabilir ama aşıksanız boş versenize,  arkadaşlık kimin umurunda! Aşık olduğunuz kişinin en iyi arkadaşı, dostu olmak istemezsiniz, aşkı, sevgilisi, şehveti, tutkusu, her şeyi olmak istersiniz. O zaman “en iyi arkadaş” tanımı artık bir övgü değil, limit olur sizin için, dağlara taşlara sığmayan hislerinizin aşamayacağı bir üst bariyer haline geliverir. Karşınızdakinin dudağında, gözünde, yatağında en önemlisi kalbinde yer ararken kendinize, birden erkek arkadaşıyla yaşadığı sorunları dinleyen bir kulak, yaslanılacak/ağlanılacak bir omuz, akıl veren bir söz olarak bulursunuz kendinizi. En iyi arkadaşlar olarak olabildiğine, işkenceymişçesine, acı verircesine bir nefes kadar yakınsınızdır; aşıklar olarak da olabildiğine, işkenceymişçesine, acı verircesine bir nefes kadar uzaksınızdır. Zusak’ın dediği gibi bu sözlerle ölürsünüz, silaha da mermiye de gerek yoktur.

(Dünya dillerinin birinde tam bu durumu tanımlayan bir kelime olmalı muhakkak, zengin ve kadim bir lisanda belki de. Benim bildiğim amerikalıların kullandığı “ friend-zoned” kavramı var ama o da nedense amerika patentli çoğu şey gibi aradığım derinlikten ziyade yüzeysellik taşıyor gibime geliyor.)

Not tutan insanlardan mısınız?

Posted in Uncategorized by kutusuzkutkut on Mart 29, 2013

Not tutan insanlardan mısınız? Ben öyleyim. Bahsettiğim ders notu, toplantı notu, vs. değil ama kıyamadıklarınız notu, iç hoplatan notu, tüyleri diken diken eden notu, göz dolduran notu, beyninize yıldırım düşmüş hissi yaratan notu.. Kimi zaman bir kitapta, filmde, internette, gazetede, dergide, sohbette yani binlerce harddiske sığmayacak bilgi akışı içerisinde, matrix deyişiyle akış içerisinde bir anormallik, kalabalığın içerisindeki kırmızılı kadın önce göze sonra beyninize güm diye çarpar. Benim defterlerim işte bu notlarla, karalamalarla doludur çünkü değerlidir bu notlar, kaybolup gitmemeleri gerekir. Öyle ki eski bir defterin kıytırık köşesine okunmaz el yazımla yazdığım notlara geri dönüp baktığımda içimde sakladığım/unuttuğum/gömdüğüm/bünyeme kattığım bir parçam, bir his, bir fikir aydınlanaverecektir. Belki bu notları ve bende yarattıklarını, eski bir defter/güvenilmez bir kalp ya da yıpranacak bir beyin yerine yazıya dökmek, monologa/diyaloga/multiloga açmak en doğru değerlendirme yöntemi olacaktır diye düşünüyorum. Dolayısıyla eski defterleri karıştırıyor ve yazıyorum…

Tagged with: ,

Beklentiler vs. Gerçekler!

Posted in Uncategorized by kutusuzkutkut on Ağustos 11, 2011

kutusuzkutkut yenilendi!

Posted in Uncategorized by kutusuzkutkut on Şubat 4, 2011

Blogla ilgili uzun zamandır yapmayı düşündüğüm bazı düzeltmeler vardı. Sonunda bir boşluk yakaladım, ayarlamalarımı yaptım. İlk fark edeceğiniz yenilik, blogda beğendiğiniz yazıları facebook, twitter gibi sosyal paylaşım sitelerine eklemenizi kolaylaştıracak paylaşım butonları olacaktır. Bundan sonra her yazının altında bulunan butonlardan faydalanarak beğendiğiniz yazıları doğrudan blog üstünden paylaşabilecek, mail atabilecek ve ya çıktı alabileceksiniz. Bir diğer yeniliğimiz ise blogun sağ tarafında yer alan Mikro-kutusuz ve Geniş açı bölümleri. Mikro-kutusuz’da her zaman blog yazısı haline getirmediğim ama twitterda paylaştığım mesajlarımı, Geniş açı bölümünde ise flickr hesabımda yer alan fotoğraf denemelerimden örnekler bulabilirsiniz. Umarım, kutusuzkutkut sizler için daha keyifli bir hale gelmiştir, herkese iyi ve eğlenceli hafta sonları!

2010 değerlendirmesi(blog bazında)

Posted in Uncategorized by kutusuzkutkut on Ocak 3, 2011

Evlilik, balayı, iş ve de güç derken ara çok uzun oldu ama tekrar bloguma dönüyorum! 2011’e başlamadan önce bakalım 2010’da neler yapmışız blogumuzda :

The stats helper monkeys at WordPress.com mulled over how this blog did in 2010, and here’s a high level summary of its overall blog health:

Healthy blog!

The Blog-Health-o-Meter™ reads This blog is on fire!.

Crunchy numbers

Featured image

A Boeing 747-400 passenger jet can hold 416 passengers. This blog was viewed about 3,200 times in 2010. That’s about 8 full 747s.

 

In 2010, there were 35 new posts, not bad for the first year! There were 7 pictures uploaded, taking up a total of 584kb.

The busiest day of the year was May 30th with 85 views. The most popular post that day was Evet!!!.

Where did they come from?

The top referring sites in 2010 were facebook.com, twitter.com, sadecekendimicin.blogspot.com, draft.blogger.com, and google.com.tr.

Some visitors came searching, mostly for kutusuzkutkut, santorini, oia, odadaki fil, and sokak köpekleri.

Attractions in 2010

These are the posts and pages that got the most views in 2010.

1

Evet!!! May 2010
9 comments

2

Santorini: En romantik yunan adası!! June 2010
4 comments

3

Kerpe’de bir adam dalga sörfü yapıyor! April 2010
7 comments

4

Fasulyesiz kuru fasulye yemeği tarifi(Türk usulü) June 2010
1 comment

5

Sokak Köpekleri April 2010

Evet!!!

Posted in Uncategorized by kutusuzkutkut on Mayıs 30, 2010

Ah izmir ah!!

Posted in Uncategorized by kutusuzkutkut on Nisan 17, 2010

Izmir ayri bir guzel!!!

%d blogcu bunu beğendi: