kutusuzkutkut

Kaçmak

Posted in hayat by kutusuzkutkut on Nisan 18, 2013

Paul Auster, Invisible kitabından bir not(sf.87):

… and fitfully indulge in the escapism of watching films(thanks to a DVD player, loyal friend to the solitaries and shut-ins of this world).

Sadık dostumuz bazen bir DVD oynatıcı, bazen bir kitap ya da oyun konsolu olsa da hepimiz zaman zaman kendi gerçekliğimizden kaçmıyor muyuz? Bazen gerçeğin bir kısmından, bazen hepsinden saklanmıyor muyuz? Adına bazen kafa dağıtmak, bazen stres atmak desek de temelinde gerçekliğimizin sıkıntılarından, sorunlarından, zorluklarından kaçıp sığınıveriyoruz başka/yaratılmış gerçeklikliklere. Sorun toplumun gerçekleriyle ters kesiştiğimizde başlıyor. Bazı kaçışlar: “Bütün gün evde boş boş film izliyor” oluyor ya da “kitapların arasına saklanıyor” hatta “çalışmaktan kaçtığı için master yapıyor”. Ortak gerçeğimizin dışına çıkanlar, sorumsuz, tembel, asosyal, aklı bir karış havada gibi sıfatlarla cezalandırılıyor hemen. Peki ama “gerçek”ortak olmak zorunda mı? Ya da ortak gerçeklikte Tutunamayanlar ordusuna mensup olmaktansa kendi gerçekliğine tutunmaya çalışanlar olamaz mı, olmamalı mı? Gördüğümüz, ellediğimiz, algıladığımız gerçek dışında kitap sayfalarında, bilgisayar ekranlarında farklı bir algıda farklı bir gerçeklik bulanlar akıl hastası mı acaba? Hepimiz zaman zaman kendi gerçekliğimizden kaçtığımıza göre deli mi hayalci mi normal mi olduğumuza nasıl karar verilecek; kaçış sıklığı, şiddeti, süresi hangisi kriter? Into the wild‘ın Christopher’ını nasıl tanımlayacağız mesela? Sanatta gerçekçiliğe tepki olarak doğan sürrealismin, absürdismin kabul gördüğü gibi yaşamda da toplumsal gerçeğimize tepki olarak doğan akımları kabul edebilecek miyiz bir gün? Son soru: Kölesi olduğumuz, kaçış aradığımız gerçekliklerden(hepsinden ya da birkaçından belki bir tanesinden); kaçma ihtiyacı hissetmeyeceğimiz gerçekliklere doğru kaçsak ayıp olur mu gerçekten? Çok soru oldu, cevaplar ise uzun mu uzun bir akşam sohbetinin malzemesi olsun en iyisi…

(Kaçış konusunda uç örneklerden biri de Japonya’daki “Hikikomori” kavramı. Kimine göre bir hastalık, kimine göre kültürel bir akım, kimine göre bir tepki hareketi olan hikikomori, genç yaşlarda eve kapanan, dış dünyayla ilişkisini minimize eden Japonlar için kullanılıyor.)

Düzen vs. Kaos

Posted in Genel, hayat by kutusuzkutkut on Şubat 28, 2012

“It’s not about money… It’s about… sending a message. Everything burns!”

Batman: The Dark Knight filminden sanırım herkesin aklına kazınan karakter Joker olmuştur. Hiç şüphesiz, Heath Ledger‘in büyüleyici performansı ve beklenmedik ölümü canlandırdığı Joker karakterini efsaneleştirdi. Ancak karakterin başarısının altında oyunculuktan fazlası olduğunu düşünüyorum. Joker, diğer filmlerdeki kötü karakterlerden oldukça farklıdır. Para, güç, otorite, intikam onun için pek bir şey ifade etmez.  (Filmin bir sahnesinde büyük bir para yığınını yaktıktan sonra yukarıdaki repliği söyler.) Onun asıl karşı çıktığı düzendir ve yerine kaos ve delilik önermektedir. Gerçek bir anarşisttir. İnsanlığın kendine atadığı önemden, sıradan insanların kendilerine yarattıkları dünyadan, toplumsal vicdandan, iyimserlikten nefret eder. Filmin sonlarına doğru Joker çatıdan düşmek üzereyken Batman onu yakalar ve aralarında şu diyalog geçer:

Joker: Uhh, you… You just couldn’t let me go, could you? This is what happens when an unstoppable force meets an immovable object. You truly are incorruptible, aren’t you? You won’t kill me out of some misplaced sense of self-righteousness… and I won’t kill you because you’re just too much fun! I think you and I are destined to do this forever.

Batman: You’ll be in a padded cell forever!

Joker: Maybe we could share one! You know, they’ll be doubling up at the rate this city’s inhabitants are losing their minds.

Batman: This city just showed you that it’s full of people ready to believe in good.

Joker: Until their spirit breaks completely! Until they get a good look at the real Harvey Dent, and the all heroic things he’s done. You didn’t think I’d risk losing the battle for Gotham’s soul in a fist fight with you? No. You need an ace in the hole. Mine’s Harvey.

Batman[horrified] What did you do?

Joker: I took Gotham’s “White Knight”, and brought him down to our level. It wasn’t hard. See, madness, as you know, is like gravity: all it takes is a little push[laughs hysterically; Batman leaves and a SWAT arrives to take the Joker into custody]

Joker’i hayal dünyasının kötü karakterlerinden ayıran ve bilinçaltımızda anti-hero statüsü veren sır o küçük kelime grubunda saklıdır: “a little push”. Düzenden kaosa, insanlıktan deliliğe, batmanden jokere geçiş için küçük bir itekleme yeterlidir. Filmdeki bu kısa diyaloğu Batman: The Killing Joke(1998) kitapta daha açıklayıcı bir şekilde görebiliriz. Batman’e söyle seslenir:

 I’ve proved my point. I’ve demonstrated there’s no difference between me and everyone else! All it takes is one bad day to reduce the sanest man alive to lunacy. That’s how far the world is from where I am. Just one bad day. You had a bad day once, am I right? I know I am. I can tell. You had a bad day and everything changed. Why else would you dress up as a flying rat? You had a bad day, and it drove you as crazy as everybody else… Only you won’t admit it! You have to keep pretending that life makes sense, that there’s some point to all this struggling! God you make me want to puke. I mean, what is it with you? What made you what you are? Girlfriend killed by the mob, maybe? Brother carved up by some mugger? Something like that, I bet. Something like that… Something like that happened to me, you know. I… I’m not exactly sure what it was. Sometimes I remember it one way, sometimes another… If I’m going to have a past, I prefer it to be multiple choice! Ha ha ha! But my point is… My point is, I went crazy. When I saw what a black, awful joke the world was, I went crazy as a coot! I admit it! Why can’t you? I mean, you’re not unintelligent! You must see the reality of the situation. Do you know how many times we’ve come close to world war three over a flock of geese on a computer screen? Do you know what triggered the last world war? An argument over how many telegraph poles Germany owed its war debt creditors! Telegraph poles! Ha ha ha ha HA! It’s all a joke! Everything anybody ever valued or struggled for… it’s all a monstrous, demented gag! So why can’t you see the funny side? Why aren’t you laughing?”

Bütün bu yüce insan, onurlu hayat, asalet ve mutluluk kavramları onun için bir şakadan ibarettir. Jokerin yüzümüze vurmaya çalıştığı budur: hayat ve hayatı anlamlandırmak için yarattığımız düzen, ahlak gibi kavramların anlamsızlığı… Belki Joker karakterine bilinçaltımızda yer açan, onu bize sevdiren de içimizde bir yerlerde ona hak vermemizdir.

Düşünsenize, hayatınızda çabaladığınız her şey, kurduğunuz tüm “düzen”;  sarhoş bir sürücünün neden olduğu kaza, hırslı bir politikacının neden olduğu savaş, sizi koruması gerekirken cezalandıran otorite(karakolda dayak yiyenleri veya hatalı karar veren bir yagıcı ya da jüriyi düşünün), özgürleştirmesi gerekirken özgürlüğünüzü kısıtlayan yönetim şekli gibi binbir nedenle alt üst olabilir. Sizin ya da bir başkasının yaptığı küçük bir hata, o küçük itekleme, tüm düzeninizi, inandığınız değerleri, değer verdiğiniz ne varsa hepsini yerle bir edebilir.(Ve merak etmeyin, eğer o küçük iteklemeyi hiç yaşamasanız bile, eninde sonunda boyut değiştirici o büyük iteklemeyi hepimiz yaşayacağız.)(Hemen moraliniz bozulmasın, düzenden kaosa geçiş her zaman kötü bir şey olmayabilir, sizi aslında inanmadığınız sosyal normlardan, zevk vermeyen rutin günlerden kurtarabilir.)

Joker’i çıldırtan insanların bir düzen olduğuna, hayatın bir anlamı olduğuna olan inançlarıdır. Çünkü Joker o küçük iteklemeyi yaşamıştır ve anlamsızlığa karşı çareyi çıldırmakta bulmuştur: (Batman’e şöyle der)”Both of us trying to find meaning in a meaningless world! Why be disfigured outcast when I can be a notorious Crime God? Why be an orphaned boy when you can be a superhero?”.

Bu uzun yazının ardından sizden tek istediğim kendi yaşamlarınıza bir göz atmanız. Anlamı nerede buluyorsunuz; anlamı aramamakta, akla bile getirmemekte mi, iş koşturmacasında mı, aldığınız eşyalarda mı, ikea kataloglarında mı(fight club göndermesiiii!)? Yüzüne takıştırdığınız büyük gülümseme ve kazanmaya çalıştığınız paralarla, siyasi görüşlerinizle, ahlaki değerlerinizle; makyaj yapıp, suç tanrısı olmaya çalışan bir adama göre çok daha az mı delisiniz? Ve hepsinden öte niye bu kadar ciddisiniz?

Tagged with: , , ,

Texas Park

Posted in Genel, hayat by kutusuzkutkut on Mayıs 17, 2011

Birkaç hafta önce arkadaşlarla İstinye Park’a gittik. Şimdi, İstinye Park dediğimiz yer farklı bir dünyaya açılan portal gibi benim için. Otoparkındaki otomobillerin değer toplamının milyon dolarları bulduğu, jeeplerin sıradanlaşıp doğan muamelesi gördüğü, her erkeğin korkulu rüyası olabilecek çanta-giyim-ayakkabı-takı mağazalarının cirit attığı bir mekandan bahsediyoruz sonuçta. Biz de yakında evlenecek bir dostumuz smokin bakar, hanımlar mağazalara seferler düzenler, biz de oturur bir şeyler içeriz diye(eş ve sevgililerimizin zerre kadar etkisi altında kalmadan(!)) bu akbil girmemiş lüks ormanına adımımızı attık. “Para, para, para” diye fısıldayan marka, otomobil ve ünlülerin kuşatmasında, Masa restorana kamp kurduk. Yenilgiyi çoktan kabul etmiş, mağaza seferlerinden bir ganimetle dönecek sevgililerimizin, aile bütçemizde oluşturabilecekleri kara deliğin boyutlarını hakkında atıp tutarken, şarap+güneş kombinasyonuyla rahatlamaya çalışıyorduk. Sadece ilahi müdahale ile açıklanabilecek bir mucize eseri verimsiz geçen bir seferden dönen sevgililerimizin boş elleri; içimizi şaraptan da güneşten de fazla ısıtarak keyifli bir sohbete önayak oluverdi. Biz muhabbete dalmış giderken; yaklaşmakta olan avcının kokusunu alan ceylanlar misali ortamda bir huzursuzluk ve geviş getirmeye ara verip ardı ardına çevrilen gözler, bizi de sessizleştirerek kimin geldiğine bakmaya zorladı. Vale Parking’e yavaşça bir Bentley yanaşıp otoparktaki otomobillerin toplam değerinde ciddi bir artış sağlarken, gözüm plakaya takıldı: “AGA”. Ağanın otomobilinden kısa boylu, komik ifadeli bir adam inerek yanında koruma, arkadaş ve genç kız arkadaştan oluşan “entourage”‘ı ile masalar arasında yürümeye başladı. Tavırları ve boyuyla, “para, para, para” diyen Bonaparte’ı hatırlatan bu kişi, meğer İstinye Park’ın efendisi “Para”nın Ağası Ali Ağaoğlu’ymuş. Ağa yanımdan kasıla kasıla geçerken, gözüm pantalonunun beline sıkıştırdığı ve hiç çekinmeden sergilediği tabancasına takıldı. İşte o an büyü bozuldu, bu lüks ormanı içi boş bir betonlar yığınına, paranın Ağası onun kölesine, milyonluk Bentley pahalı bir oyuncağa dönüşüverdi; para pul oldu. Paranın ne efendisi olduğumu sanacak kadar aptal, ne kölesi olacak kadar açgözlü, ne parayla gelen ağalığın bir değeri olduğuna inanacak kadar cahil, ne onun mutluluğun kaynağı olduğunu düşünecek kadar saf olmadığıma şükrettim. Önce elimdeki şarap kadehine, sonra masamdaki dostlarıma baktım. Gülümsedim…

Dipnot: Vale sırasında otoparktan getirilen arabamızı beklerken, oradaki sorumlu arkadaşın yanına bir bayan yaklaştı. Kendisine ayrılmış özel alana park etmiş Ali Ağaoğlu’nun aracını göstererek “Normalde araçlar otoparka çekilirken, bu aracın burada durmasının özel bir sebebi var mı?” diye sordu. “Bahşiş meselesi abla sonuçta” deyiverdi adam dürüstçe. Ali Ağaoğlu, bahşiş olarak 100-150 TL veriyormuş her geldiğinde.

Dipnot 2: Büyüyü bozan ne zenginlik, ne gösteriş, ne lükstü. Sonuçta kim ne derse desin, şöyle zengin oldu, böyle kazandı safsatalarına hiçbir zaman itibar etmedim. Başarılı bir iş adamı olabilir, çalışkanlığıyla elde ettiği geliri sonuna kadar hak ediyor olabilir. Ama başarı ve çalışkanlığıyla elde etmiş olduğu saygın konumunu hal ve tavırlarıyla sadece “parası olan kişi” seviyesine çektiğini düşünüyorum.

Yarım kalan cümle…

Posted in hayat by kutusuzkutkut on Nisan 5, 2011

Çok önceleri bir arkadaşım bu konudan dertli olacak ki, “Aşk hakkında yazsana” demişti. Aşk hakkında şarkı mı, kitap mı, destan mı kalmadı bana soruyorsun diyecektim gerçi ama sonra düşününce öyle bir meret ki bu aşk, her yürekten, her bünyeden bir farklı geçiyor madem, ben de bildiğimi yazayım dedim.

Aşk, yarım kalan bir cümledir. Öyle bir cümledir ki, tamamlansa hayatın gizini ortaya koyacak, her şeyi anlamlandıracak, her şeyi yoluna koyacaktır. Binlerce sayfalık bir romanın, beyninize kazınacak en değerli, en özlü, en çarpıcı cümlesidir. Sanki o binlerce sayfayı sırf o yarım cümleyi bulup tamamlamak için okumuşsunuzdur ve o cümle tamamlandığında okuduğunuz, okuyacağınız her şey kıymetlenecek, anlamını bulacaktır. Öyledir ki o cümle tamamlandığında, bunca süre yarım yaşamış siz tam olacaksınızdır. İşte gözünüzün gördüğünün, kulağınızın duyduğunun, avucunuzda tuttuğunuzun değeri, önemi bu kadar fazladır. O yüzden çıldırır, sinirlenir, ağlar, mutlu olur, kavga eder, kendinizi aşar, yerin dibine girer, mahvolur, sınırları ortadan kaldırırsınız. Hatta bir zaman gelir o cümleyi tamamlama tutkusu sizi öyle bir ele geçirir ki artık karşınızda kimin olduğunun da önemi kalmaz, karşınızdakine olmadık özellikler, nitelikler atayıp kusurları görmezden gelip karşınızda gerçekten duran kişiliği silmeye başlarsınız kafanızdan. Deliliğin sınırlarında gezen, tanrısal bir varlığa aşık olmuş, hayatın anlamını, mutluluğun gizemini parmaklarının arasına almış, o eşsiz ve muhteşem cümleyi tamamlamak üzere olan kendiniz dışı/ötesi/üstü bir varlıksınızdır artık. Ve sonra…

Kimisi o cümleyi hiç tamamlayamaz. Kitabın sayfalarını okumaya devam eder, o eksik cümle içinde bir anı, bir sızı olarak kalır. Şanslı olanlar kitabın tek bir cümleden ibaret olmadığının, o eksik cümlenin eksik kalması gerektiğinin farkına varır. Daha şansız olanlar, okudukları diğer tüm cümleleri o yarım cümle ile ilişkilendirir, büyümeyi, devam etmeyi reddederler. Ah, bir de o yarım cümleyi tamamlayabilenler var tabi. Bazıları, altın ararken teneke bulan bir alkemist gibi o cümlenin anlamsızlığına, değersizliğine şaşacak, harcadıkları zamana, akıttıkları gözyaşlarına yanacaklardır. Bazıları ise her şeyin gizini çözecek olan o cümleyi tamamladıklarında, ellerinde çok güzel ama sandıkları kadar kudretli bir cümle olmadığını fark edeceklerdir. O zaman anlayacaklardır: Aşk, yarım kalan bir cümledir…

Hazır bu yazıyı okumuş, beğenseniz beğenmeseniz de aklınız bir yerlere, bir(kaç) cümleye gitmişken, gözlerinizi kapatın kendinizi aşağıdaki şarkıya bırakın. Bazılarınız eksik bir cümlenin sızısını, bazılarınız yeni bir cümlenin heyecanını hissedeceksiniz ama umuyorum hepiniz cümlelerden çok kitabı okuyabilmenin mutluluğunu içinizde hissedebilirsiniz.

Tagged with:

Kumdan kaleler girdi rüyalarıma..

Posted in hayat by kutusuzkutkut on Ağustos 25, 2010

İş yoğunluğu, evlilik hazırlıkları, haftasonu kaçamakları derken blogu oldukça ihmal ettim. Doğumgünlerinde hep söylenen bir laf vardır: “Yaşlanmak yok, olgunlaşıyoruz!”. Benzer anlamda ingilizler de 20lik dişlere “wisdom tooth”(bilgelik dişi) der. Kendinizi daha bilge hissediyor musunuz? 6 yaşında büyük konsantrasyonla saatlerce uğraşıp yaptığınız kumdan kaleden daha mı anlamlı acaba imzaladığınız yüksek tutarlı sözleşmeler? İlkokulda dostlarınıza tamamen güvendiğiniz, hep dost kalacağınızı düşündüğünüz o anlardan daha mı değerli acaba şimdi facebookta nereden tanıdığınızı hatırlamadığınız 300 küsür “friends”iniz? Küçükken hoşlanmadığınız biriyle küsmeniz, şimdi hoşlanmadığınız biriyle konuşurken maskenizi takıp gülümsemenizden daha mı uygunsuz bir davranış? Eskiden daha az konuşup daha çok eyleme geçerken, şimdi tersini yapmıyor musunuz? Hayal dünyanız, hedefleriniz, enerjiniz nasıl değişti peki yıllarla birlikte? Hatırlayın bir, küçükken yapmak isteyip de yapamadığınız şeyler mi daha çok acıtıyor canınızı, yoksa şimdi yapamadıklarınız mı? Yaşlandıkça, “Hayatın evreleri” dediklerimiz acaba sürüye, sıradanlığa geçiş aşamaları mı?  Bence asıl bilgeliğe giden yol bu soruların cevaplarından geçiyor.

Bu aralar biraz yorgunum, biraz stresliyim, içim biraz dolu ve dün gece saat 1 de girdiğim yatakta 6 da uyumayı anca başarabildim, o yüzden yazının karanlık ve kekremsi tonundan dolayı kusuruma bakmayın. Merak etmeyin, sabah tesadüfen karşılaştığım aşağıdaki karikatür ufak bir gülümseme koydu bile dudaklarıma. Daha aydınlık, kendimizi daha bilge hissettiğimiz günlerde görüşmek üzere..

Kerpe’de bir adam dalga sörfü yapıyor!

Posted in hayat by kutusuzkutkut on Nisan 18, 2010

13 nisan tarihli hayata bakışlarımızı sorgulayan yazıyı bir ödev ile bitirmiş ve bu konu hakkında daha konuşacağımızı söylemiştim. Umarım ödevlerinizi yapmışsınızdır çünkü bu devam yazısı, belki iddalı olacak ama, hayatlarınızı değiştirebilir.

Gazetelerin pazar ekleri şarapçılığa girişen, dünya turuna çıkan, bahçecilik yapan, anadolunun ücra bir kasabasına yerleşen insanların hikayeleri ile doludur. Bu hikayelerin ortak özelliği başrol kahramanlarının emekli CEO, patron gibi belli yaşa gelmiş, iş hayatından çekilmiş insanlar olmalarıdır. Geçtiğimiz aralık ayında gene benzer bir hikaye okurken, hayatımda doğru yerde miyim sorusuyla bunalan ruhuma alarm zilleri çaldırtan bir detayı fark ettim: bu hikaye 28 yaşında, yani benimle yaşıt, bir gençle ilgiliydi.

Ufuk Akıncı Marmara Üniversitesi Ekonometri bölümünde okumuş, daha sonra sırasıyla borsacılık ve bir ithalat firmasında kariyer yapan ve masa başı iş hayatını sorgulayan bir arkadaş. Şöyle diyor: “İşimi yapıyordum ama kafamı kaldırdığımda gördüğüm manzara beni bitiriyordu. Yaptığım işi ne koklayabiliyor, ne ona dokunabiliyordum. Dokunabildiğim tek şey radyasyon saçan bir bilgisayar ekranıydı”. Aslında buraya kadar çok farklı ve heyecanlı bir hikayesi yok, bizim neslimize çok tanıdık gelecek bir hayat yaşıyor. Sonra bir gün artık bir bunalım mı, aydınlanma mı, çılgınlık mı ne derseniz diyin, parasız yaşayabilir miyim acaba diye düşünüp bisikletiyle 15 günlük bir geziye çıkıyor. Geziyle ilgili aktardıkları şunlar: “İstanbul’da ihtiyacım olmayan birçok alışkanlığım vardı. Bir sürü şeyi sanki çok gerekliymiş gibi algılıyordum. Bunlardan kurtulmak için en basite inmem, hayatımda elemeler yapmam gerekiyordu. Zor koşullarda yaşayabiliyorsam, paraya ihtiyacım da yok diye düşünüyordum. Kararsızlığım ve korkularım vardı ve bunlarla başa çıkma yollarını bulmalıydım. Yola çıktığım ilk gün üç arı boynumu soktu, moralim çok bozuldu. Ama aradığın bu değil miydi, al sana zorluk diyerek kendimi toparladım. Avlandıkça farkında olmadan duyularım da gelişiyordu. Müthiş avlanıyordum. Doğanın dengesinin bozulmaması gerektiğine inandığım için yeteri kadar balık yakalayınca önümden kocaman bir balık geçse de avlamıyordum. Balık yerken bira istiyordum ama sonra, su var ne gerek var diyerek vazgeçiyordum. Demek ki hayatta aslında elenecek çok şey var. Bunlar elendikçe, kafada öyle bir boşluk oluşuyor ki, bu kez tamamen kendinize konsantre olabiliyorsunuz.”.

İşte Ufuk böyle kendine konsantre olunca, ben bunu başarırım diyerek Karadeniz’in Kerpe kasabasına yerleşiyor. Hem de çocukluk hayali olan dalga sörfünü yapmak ve başkalarına öğretmek için! Dalga sörfü dedim, yanlış okumadınız. Adam profesyonel kariyerini, kent hayatını, dalga sörfü yapmak için bırakıp bir kasabaya yerleşiyor!  İşte bu bizim yaş grubunun bilmediği ya da görüp de anlatmaya çekindiği bir rüya olsa gerek!

Blog yazmanın iyi taraflarından biri olsa gerek, hayattı, mutluluktu diye yazıyorum haydi bir şansımı deneyim Ufuk’a bir mail atayım, kafamdaki bazı şeyleri sorup, blogu okuyanlarla paylaşayım dedim. Ben İran’ın nükleer programını soruşturuyormuşcasına, araşatırmacı gazeteci gazıyla “Ufuk Bey”  li böyle resmi falan mailimi atmıştım ki, ertesi gün “Geçelim “Bey”i, direkt ufuk diyelim” le başlayan ve oldukça samimi cevapların olduğu mail posta kutuma düşüverdi. İşte sorular ve Ufuk’un cevapları:

Kutkut: Kerpe’de hayat nasıl, tipik bir gününüz nasıl geçiyor?

Ufuk: Kerpe zaten benim doğumumdan itibaren bütün yazlarımı geçirdiğim biryer. Eskiden daha ormanlık ve güzel olmasına rağmen, hala tartışılmaz bir güzellikte benim için. Hayat dersen, hürriyetteki yazıdan da anlayacağın gibi hayatı ben burada kurmaya çalışıyorum çünkü kışları çok az insanın yaşadığı hatta ulaşımda bile zorlanılan bir yerden bahsediyoruz. gerçi bir o kadar da yapaylıktan uzak huzurlu ve doğa ile içiçe… Bir günüm hımm çok zor. Eğer dalga varsa akşama kadar günüm suda geçiyor. tabi kışsa önce sobayı yakmam lazım, yoksa dönüşte donuyorsun. onun dışında zaten sörftahtası yapımı bütün zamanımı alıyor. Kafama eserse de balık avlıyorum zıpkınla. Kışın bu aktivite oldukça nadir oluyor ama yaza doğru durgun günlerde dalmak da hem maddi hem de manevi destek oluyor bana.Tabi saydıklarım hep zevk için gibi, tipik olarak kışın özellikle yemek yap ısın(ısınmaya çalış) atölyede çalış tecrübe kazan be ufuk nidalarıyla kafamın etini yemekle geçiyor.

Kutkut: Kerpe’de yaşarken en çok zorlandığınız konu ne oldu?

Ufuk: Önceden zorlukları tartıp biçtiğim ve kendimi hazırladığım için zorlayan pek birşey olmuyor tabi. Dur ya ısınmak çok zor oluyor burda hala ısınmak için güzel bir sistem oturtamadım ama önümüzdeki kış gelen gidemeyecek. Soba keyfi bir başka tabi.

Kutkut: Şehir hayatında özledikleriniz, eksikliği hissettikleriniz neler?

Ufuk: Aslında şehir hayatında artık beni çeken hemen hemen hiçbirşey kalmadı. Gittiğim zamanlarda birkaç güne bunalıma giriyorum. Hatta buradan giderken de, Pazar günü yaşanan yarın iş var sendromu gibi bir çöküntü oluyor içimde.(Tabi kız arkadaşımı görmeye gidiyorsam ozaman durum biraz daha iyi oluyor benim için) Ama tabi bütün arkadaşların şehirlerde yaşayınca onların eksikliğini hissetmiyorum demek mümkün değil.

Kutkut: Yakınlarınızla ve arkadaşlarınızla ilişkilerinizi nasıl sürdürüyorsunuz? Sosyal hayattan uzaklaştınız mı?

Ufuk: Genelde ilişkilerim çok iyidir. Telefonla görüşmek yerine yüzyüze görüşmeyi tercih ediyorum. Ya onlar geliyor ya ben gidiyorum. Sosyal hayattan uzaklaşmak tabiki de böyle bir hayat seçmiş biri için çok kolay. Ama bunun dengesini de bulmanız gerkiyor. Aslında bu mevzu yazarak cevaplayamayacak kadar uzun nasıl anlatsamki iki cümleyle???? Şöyle desem, uzaklaşmadım ama istemesem de uzaklaşmaya meğilliyim.

Kutkut: Devamlı Kerpe’de misiniz, istanbula ne kadar sıklıkla gidiyorsunuz?

Ufuk: Genelde Kerpedeyim, İstanbul a genelde kız arkadaşımı görmeye gidiyorum. Bazen de iş görüşmelerine. Ama ana sebep hep kız arkadaşım oluyor tabi gitmişken de işlerimi halletmiş gibi oluyorum.

Kutkut: Mevcut yaşantınızda para kazanmak ne kadar önemli bir sorun sizin için? İlerisi için maddi güvence oluşturamamak gibi çekinceleriniz var mı?

Ufuk: Para evet büyük sorun değil mi? Ah şu denizleri kurutmasalardı da bende hergün balık yeseydim rahatça:) Valla param bittikçe (freelance) dışardan işler alıyorum mesleğim ile ilgili, raporlama gibi. Yada dediğim gibi burda bir hayat kurmaya çalıştığımdan para da kazanmak üzerine düşüncelerim var. Sörf sayesinde bu da gerçekleşecek diye ümitleniyorum. Maddi güvence de gerekli tabi ama işte bakalım hayat inşallah bizede rızkımızı verecektir 🙂

Kutkut: Gelecekle ilgili neler planlıyorusunuz, bir yirmi yıl sonra da şu an yaşadığınız hayat sizi memnun edecek mi sizce?

Ufuk: Gelecekte neler olacağını bilseydim planlardım ama malesef ben bilemiyorum. Şu an yaşadığım hayatta hergün kendime birşeyler kattığımdan ve yaşamımı geliştirdiğimden gelecekte şuan yaşadığım hayata sahip olmayacağım bu sebepten de memnuniyet sanırım o zamanki yaşadığım hayat için geçerli olacak.

Kutkut: Unutmadan, dalga sörfü eğitimlerinden de biraz bahseder misin?

Ufuk: Dalga sörfü eğitimi 1,5 – 2 saat kadat sürüyor. Ders ücretleri 100tl kişi başı. Haziran sonundan itibaren wetsuit gerektirmeksizin gelip ders alınabilir. Ben kendi imkanlarımla tedarik ettiğim eğitim bordlarıyla aynı anda 6 kişiye kadar grup ders verebiliyorum. Zaten Hürriyetteki yazıdan da biliyorsundur, Güney Afrika’dan aldığım sponsorluk sayesinde eğitmenlik sertifikası almayı ve Türkiye’ deki ilk surf eğitmeni olma şansı yakaladım. Onun dışında bilemedim ne bilgi vereyim, ilgilenenler mailden ulaşabilirler bana. Elimden geldiğince kalacak yer konusunda da yardımcı olmaya çalışıyorum burda tanıdık pansiyonlardan.

Kutkut: Son olarak, bizlere ( şehir ve kariyer koşuşturmasında olanlara) neler önerirsiniz, neler söylemek istersiniz?

Ufuk: Abi valla ne diyeyim. Çalışırken hep kıskandım koşturmacanın içerisinde hiç düşünmeden hayatını sürdürebilenlere. Bende hep bir huzursuzluk hep bir mutsuzluk, hatta hep bir hastalanma durumu. Bu sebepten hiç söyleyebileceğim birşey yok valla. Zaten ne haddime ki böyle yorum yapmak bana kalırsa. Biz geçelim bu soruyu. Ama buyrun gelin yazılı değil yüz yüze sohbet edelim diyebilirim.

Çok kısaca tanıdığım Ufuk böyle işte; mutlu, sörf yapıyor, sörf tahtası yapıyor, çocukluk hayalinin peşinde, gelecek konusunda rahat ve en büyük derdi sobasıyla. Bu uzun yazının kısa özeti şu aslında: Başka olasılıklar, başka hayatlar, başka seçimler de var. Kariyer yapmak, para kazanmak, tüketmek kafanızda soru işaretleri bırakıyorsa ya da hayallerinizin hiçbir zaman gerçek olamayacağını düşünüyorsanız,  Kerpe’de sizin yaşlarınızda bir adam dalga sörfü yapıyor, unutmayın!

* Ufuk sanırım bu yazıyı takip edecektir, dolayısıyla aklınıza gelen soru ve ya söylemek istediklerinizi yorumlar kısmına yazabilirsiniz. Yok ben özelden ulaşayım diyorsanız mail adresi: ufuk_akinci@surfartclub.com ya da facebook sayfası surfartclub’ı bulup oraları deneyebilirsiniz. Ama bence gelin en güzeli toplayalım çadırları hem Ufuk’un sohbet davetini değerlendirelim hem de dalga sörfünü hayatlarımıza katalım. İyi fikir diyenler, beni nerede bulacağınızı biliyorsunuz.

Dıt dıt dıt dıt!!

Posted in hayat by kutusuzkutkut on Nisan 13, 2010

Pazartesi sendromunu hepimiz biliyoruz. Bana sorarsanız pazartesilere biraz haksızlık ediyoruz çünkü salı, çarşamba ve diğer günlerin de durumu çok farklı değil. Bugün salıydı ve beni yataktan kaldırmak için gene bir adet spatula, cumhuriyet senfoni orkestrası ve ağır iş makinaları gerekti. Daha da kötüsü pazartesi de böyleydi ve yarın da böyle olacak. Benzer durumda olan pek çok arkadaşımla konuştuğumda çeşitli şüphelilerle karşılaşıyorum: pazartesi, bahar, havalardan, dün geç yattım, bu aralar çok yoruldum, vs, vs.. Hepsi mantıklı açıklamalar olmakla birlikte ben daha sinsi bir şüphelinin peşindeyim: hayat tarzımız. Aslında sabahları sanki cennet ile cehennemmişçesine, uyku ile uyanma arasında arafta kalmış, alarmın snooze düğmesine 55. kez basmamak için kendimi ikna etmeye çalışırken bilinçaltım kusuveriyor tüm karmaşasını ana kucağı kadar tatlı yorganımın içerilerine: Başka bir işim olsaydı, daha tutkuyla sevdiğim, daha bir sevgiyle yaptığım uyanmak bu kadar zor olur muydu ve onu da geçtim acaba alarm sesi ile uyanmak zorunda olmadığım bir hayat kurulamaz mı? Güya huzurlu uyanayım diye seçtiğim ancak o ruh halimle kapı gıcırtısı haline gelen klasik müzikli alarmı bile bastıracak kadar çığırtkan sorular bunlar ve zayıf damarımdan yakalıyıveriyorlar beni. Sabah sabah aşmam gereken en uzun mesafe yatakla tuvalet arasında iken bütün hayatımı nasıl aşıp da cevalaplandırayım ki bunları? Yorganla birlikte bu zehirli düşünceleri de fırlatıp üzerimden başlıyorum yeni güne…

Peki şimdi uyanık olduğumuza göre,  gerçekten imkansız mı öyle bir hayat kurmak? 100 kişiye sorsak 99’unun yerleşeceği uzaktaki kasabadaki şirin ev gerçekten ağızda gevelediğimiz bir hayal mi?  Daha çok kazanıp daha çok harcamak bizi mutlu etmeye yeter mi? 52 inç bir LCD, playstation 3 ya da ayda bir çift ayakkabı almasak daha mı mutsuz oluruz? Peki daha sade bir hayat bizi mutsuz mu eder mutlu mu? Ormanda bir yürüyüş mü, kent merkezindeki şık spor salonları mı? Dostlarla verandada yemek ve sohbet mi, en popüler barlara akmak mı? Sade mi karmaşık mı? Üretmek mi tüketmek mi? Denge ve mutluluk hangisinde?

Sorular çok, cevaplar daha da fazla olacaktır. Bu konuyu daha konuşacağız şimdilik hepinize bir ödev: tıklayın!

İstiklal caddesi kadar!

Posted in hayat, sinemaydı kitaptı kültürel işler by kutusuzkutkut on Nisan 12, 2010

Pazar günü Şebnem Ferah konserine girmek için kapıda beklerken ani ve apansız bir fark edişle sarsıldım. Aslında ilk başta kızlı erkekli kalabalık gruplar, gizlice kola kutularına karıştırılmış alkol, umarsızca patlayan kahkahalar, ölüm temalı t-shirtler oldukça aşina görüntülerdi benim için. Üniversite yıllarımda birçok konsere gitmiştim sonuçta. Sonra önümden gencecik bir çocuk geçti. Bu çocuk 18’den küçük ama diye düşünürken bir tane ve bir tane daha yüzü inceledim. Üniversite ve lise öğrencileri her taraftaydı. Birden aklıma geliverdi: Üniversitedeyken de konserlerde arkadaşlarla takılır, binlerce yaşıtımız arasında duran daha yaşlı kişilere bunların da burada ne işi varmış dercesine bakıp kendi eğlencemize dönerdik. Ve şimdi kendime ve arkadaşlarıma bakarken ne kadar ani ve acımasız bir düşünce olsa da fark ettim ki artık o binlerce küçüğümüz arasında duran yaşlı kişiler oluvermiştik işte. Aslında hepimiz spor giyimliydik, 20 li yaşların 2. devresindeydik belki ama bir şekilde duruşumuzla, tavrımızla o bahar sarhoşu hercai gençliğin ince çizgisini geçmiştik işte.

Bu buhran düşünceleri ile otoparktan bozma ince uzun konser alanına bol of-poflu söylenişlerle girip uygun bir köşede yerimizi aldık. Daha sonra konser başlayana kadar yaşananlar ise geçmiş devirlere ait bir kabile kavgasından farksızdı. İtenler, çekenler, yer kapmaya çalışanlar ve katı bir şekilde yerimizi savunan bizler… Arada iki tane iri yarı adam bizim bulunduğumuz noktadan süratle geçiverdiler. İlk önce yeni bir yer kavgasına hazırlansam da adamların eşkale uygun falan diye konuştuklarını duyunca bir şeyler döndüğünü anladım. En arkadan gelen bir üçüncüsüne ne oluyor diye sorduğumda gayet sakin bir tacizci varmış da diyiverdi. Gerçekten de biraz sonra orta yaşlarda, beyaz sakallı, şapkalı, ortamla tamamen alakasız bir adamın güvenliğin arasında gayet sakince konser alanından çıkışını izledim. Adam ne niye dışarı çıkartıldığını sordu, ne de itiraz etti. Gerçekten de sonradan bir arkadaşımın kardeşinin dediğine göre adam gelip nasılsınız gençler, konser nasıl diye sohbet etmeye çalışmış.

Konserin kendisi ile ilgili söyleyecek çok fazla bir şey yok. Şebnem geldi, yağmurun altında rüzgardan saçları savrulurken konser dışını bilmem ama burada benimsin, yaş, zaman falan yok dedi. Ben de üzerime yağan yağmurları sevdim, bıraktım kendimi gittim. Bir ara Şebnem’in ne kadar sevmiş olabilirsin diye sorduğunu duyar gibi oldum sadece ve bir an duraksamadan tüm kalbimle bağırıverdim: İstiklal caddesi kadar!

2 de biten konserden sarhoş ayrıldığımı ya da konserden sonra arkadaşlarla taksime geçtiğimizi de anlatmak isterdim ama en son kendime geldiğimde saat 22:30’da starbucksta kahve içiyordum…

* Son olarak konserde çalmadı, ben de hala istiklal caddesinde kaldım ama özel istek üzerine:  Ünzile

Mutluluk

Posted in hayat by kutusuzkutkut on Nisan 7, 2010

Bir önceki yazımda TÜİK’in mutluluk üzerine araştırmasını yazarken aklıma izlediğim TED talkslardan biri geldi. TED, Technology-Entertainment-Design kelimelerinin baş harflerinden oluşan ve her sene dünyada paylaşmaya değer fikirler üreten kişilerin kısa sunumlar yaptığı ve benim büyük zevk alarak takip ettiğim bir seminerler dizisi aslında. Benim aklıma gelen sunum, 2004 yılında Pozitif Psikoloji kurucusu Psikolog Martin Seligman tarafından yapılmış. Martin Seligman, psikoloji biliminin hastalıklara yoğunlaşmasına karşı olarak şu temellere dayanan pozitif psikolojiyi kurmuş: Psikoloji bilimi; İnsanların zayıflıklarıyla olduğu kadar güçlü yönleriyle de ilgilenmelidir, hayattaki en kötü şeyleri tedavi etmeyle uğraştığı kadar en iyi şeylerin oluşturulmasına da yardımcı olmalıdır, hasta insanları tedavi etmekle ilgilendiği kadar normal insanların hayatlarını doyuma ulaştırmalarıyla da ilgilenmelidir. Bu yaklaşım sonucu ortaya çıkan ana sorulardan biri tabi ki de insanları ne mutlu eder sorusu olmuş. Seligman’ın mutlulukla ilgili üç ana hayat tarzını tespit etmiş. Birincisi, benim tatlı hayat diye çevireceğim(pleasurable life) ve amacı mümkün olduğunca çok keyifli ve zevkler yaşamak olan yaşam tarzı. Çikolata yemek, daha çok seks, gezmek, alışveriş aklınıza ne gelirse. Bu yaklaşımdaki temel sorun ise bu aktiviteleri yaptıkça bunların alışkanlığa dönüşme hızı artıyor ve gitgide daha az zevk almaya başlıyorsunuz. Şöyle düşünün, canınızın çok istediği bir tatlıyı yemekle elde ettiğiniz mutluluk, porsiyon sayısı arttıkça düşmez mi? (Aman tanrım kilolarca hiç sıkılmadan şundan bundan yerim ben diye bağırmayın, ciddi bir şey konuşuyoruz, dürüst olun!). İkinci mutlu yaşam tarzı ise, iyi hayat(good life) diye tanımladıkları ve kendinizi kaptırdığınız anların yoğun olduğu yaşam tarzı. Benim kendinizi kaptırma diye adlandırdığım olayı çok yoğun konsantrasyon yaşadığınız, zamanın sizin için durduğu bir akış hali(flow) olarak tanımlanıyor. Gerçekten severek ve kendimizi vererek yaptığımız her iş bu kategoriye giriyor. Bu akış halinin özelliği bu durumda öyle mutluluktan kahkalar atmamız değil, aksine hiçbir şey hissetmemiz. Örnek olarak çok sevdiğiniz bir parçayı dinlerken müzikle bir olmak verilebilir. Son yaşam tarzı ise anlamlı hayat (meaningful life) olarak çevrilebilir ve sizden daha büyük bir amaç uğruna çalıştığınız hayatları kapsıyor. Yani hayatınıza anlam katacak bir uğraşınız, amacınız olması olarak özetlenebilir. Sonuçta binlerce hastadan ve veriden oluşan bir araştırma yaparak Yaşam tatminini bu üç tarzın fonksiyonu olarak hesaplamaya çalışmışlar. Çıkan sonuca göre, yaşam tatminini en çok etkileyenler anlamlı hayat ve iyi hayat olmuş. Mutluluk için tavsiye edilen, hayatta güçlü yönlerinizi ve kendinizi ait hissettiğiniz işleri tespit ederek hayatınızı onlara göre şekillendirmeniz. İsteyenler konuşmanın orijinalini linkteki videoda izleyebilirler ve Martin Seligman’ın web sitesinden daha detaylı bilgi ve testlere ulaşabilirler. Mutlu hayatlar dilerim!

Odadaki Fil

Posted in hayat by kutusuzkutkut on Nisan 5, 2010

İngilizcede çok sevdiğim bir deyim var: “Elephant in the room”. Genelde bu deyimi çok açık bir gerçeği ya da sorunu görmezden gelme anlamında kullanıyorlar. Fikir şuradan çıkıyor aslında: Odadaki bir fili görmemek mümkün olmayacağı için odadaki insanlar başka daha küçük ve alakasız işlerle uğraşarak fili görmezden gelmeye çabalıyorlar. Bence hepimizin
hayatlarının ortasında da kocaman bir fil duruyor ve ben ne kadar başka yönlere bakmaya çalışsam da arada bir gözüm takıldığında nefesimi kesiveriyor: Yok olmak..

Var olmak önemli bir kavram ve pek çok düşünür niye varız, varlığın amacı nedir gibi sorularla uğraşıp felsefeler oluşturmuşlar. Benim daha çok takıldığım konu ise yokluk ve yok olmak. Kendimiz de dahil olmak üzere herhangi bir şeyin varlık amacını anlamasak da varlığını algılayabiliyoruz. Peki “Yok” olan bir şeyi algılayabilir ya da tasarlayabilir miyiz? Tasarladığımız anda var etmiş olmaz mıyız zaten? Hadi başka bir şeyi bırakalım, kendi yokluğunuzu düşünebiliyor musunuz? Ben ne zaman düşünsem, nefesimin daralmasını engelleyemiyorum işte.

Hayat mucizesi, trilyonlarca olasılık arasından doğuyoruz, 1 milyon spermden 1. geliyoruz, doğuştan şampiyonuz, yaşasın! Doğru. Ölüm gerçeği, olasılık değil kesinlikle ölüyoruz, 20 milyarda 20 milyarıncı ölüyoruz, sonunda kaybediyoruz, ühüüüü! O da doğru ve hayata bakış açımızı doğrudan etkiliyor. Doğuşta bir mucize ve şampiyonken, ölümde de o kadar sıradan ve yeniğiz aslında. Bir an yok olduğunuzu düşünün. Çilek yiyemiyorsunuz, bir futbol maçı daha izleyemiyorsunuz, sevişemiyorsunuz, en basitinden en karmaşığına kadar yaşarken yaptığınız hiçbir şey yok, yok, yok. Şu an yaptığınız tartışmaların, çok önemli gördüğünüz mücadelerin ne anlamı kalıyor?  Milyarlarca yıl içerisinde şanlıysanız 85 yıl yaşamak! Yokluğun sınırsızlığında, varlığımız ne kadar yetersiz, kısa, küçük..

Tabi odadaki fille flört eden bir tek ben değilim! Kimisi anlayamadığım telkin ve çeşitli sihirlerle fili yok etmeyi başarmış: ölmüyoruz ki, öbür dünyaya gidiyoruz, yeniden doğuyoruz, ya da her şey bir bütün bütünlüğe kavuşuyoruz zaten gibi söylemleri var. Matrix’te mavi hapı almayı akıl eden ya da başarabilen şanslı bir kesim bu arkadaşlar işte. Kimisi de file uzun uzun bakıp hiç bir şeyin anlamı olmadığına kanaat getirebiliyor(nihilizm) ya da madem fil orda boşverin parti yapalım bari diyebiliyor(hedonizm).

Bana gelince, odadaki en küçüğünden en büyüğüne, en zevklisinden en üzücüsüne kadar odadaki her şeyle uğraşmayı çok seviyorum. Fille göz göze geldiğimde ise varlığını kabullenmekte zorlanıyorum. Biliyorum onun varlığı, benim yokluğum çünkü… Dolayısıyla bu ilk yazıda size odamdaki filden bahsettiğime göre, artık odadaki diğer şeylerden(daha az metafor kullanacağım, söz!) bahsetmeye başlayabilirim.

Tagged with: , , ,
%d blogcu bunu beğendi: