kutusuzkutkut

Santorini: En romantik yunan adası!!

Posted in Gezi by kutusuzkutkut on Haziran 11, 2010

Geçen sene yaz tatilinde Santorini’ye gitme fırsatı buldum. Anlata anlata, öve öve bitiremeyince bazı arkadaşlarım da heyecana gelmiş, gitmeyi kafaya koymuşlar. Şimdi olur da başka merak eden olur tek tek anlatmaktansa blogda yazayım gitme niyeti olanlara amatör bir rehber olsun dedim.

Santorini’ye ülkemizden genellikle Kos adası üzerinden aktarmalı gemi seferleri(Kos adasından 8 kişilik pırpır uçaklarla da Santorini’ye ulaşım mevcut)var. Gemiyle yolculuk keyifli bir fikir olsa da hem yolun uzunluğu, hem aktarmalar arası bekleme, bavul taşıma eziyeti gibi faktörler göz önüne alındığında, günlerce tatil imkanınız da yoksa bence Santorini’ye en kolay uçakla gidebilirsiniz. THY ve Olympic Havayollarının İstanbul-Atina seferi(yaklaşık 45 dk.) ve üstüne bir Atina-Santorini(yaklaşık 25 dk. ve özellikle yaz zamanı farklı havayollarının sık sık seferi var) yakalarsanız oldukça rahatlıkla bu büyüleyici adaya ulaşabilirsiniz. Havaalanından otele transfer, araba kiralama gibi hizmetler için ülkemizde wts turdan, yunanistanda hellenic island services‘dan faydalanabilirsiniz. Sadece araba kiralamak istiyorsanız, ki araba kiralamanızı şiddetle tavsiye ederim(özellikle başkent Fira’da park sıkıntısı olsa da), şu bağlantıdaki firmayla temasa geçebilirsiniz. Konaklama konusunda çok fazla seçenek olmakla birlikte benim konakladığım Tzekos Villas‘ı, muazzam manzarası ve otantik odalarını göz önüne alarak rahatlıkla herkese tavsiye edebilirim(yalnız şunu hemen ekleyeyim Santorini dik kayalıklar üzerinde bulunduğu için bol miktarda yokuşa ve dik merdivenlere sahip, üşengeç biriyseniz manzaradan fedakarlık edip daha düz ayak bir otel bulabilirsiniz).

Adaya gelince, Santorini ters C şeklinde, ortasında volkanik kocaman iki ada bulunan, bembeyaz evler ve mavi çatılı kiliseleriyle, daracık tarihi sokaklarıyla ve hepsini içine alan muhteşem Caldera(adanın yamaçlarını, denizi, volkanik adaları da içine alan krater koy) manzarası ile tartışmasız Yunanistan’ın en romantik adası. Başkent Fira’da birçok cafe, restoran ve irili ufaklı mağaza birbirlerine daracık sokaklarla bağlanmış durumda. Fira’da kuyumculuk oldukça gelişmiş olduğundan ana sokaklardan birine Gold Street adını vermişler. Burada çok sayıda kuyumcu başta altın ve bakır olmak üzere çeşitli el yapımı ürünlerini sunmakta. Santorini’de ilk akşamınızda Fira’nın sokaklarında biraz gezinmenizi, atmosfere, ortama alışmanızı tavsiye ederim. Yalnız kendinizi mağazaların büyüsüne çok kaptırmadan, gün batımından önce manzaralı bir restoran ya da cafeden yer ayırtmanızı öneriyorum çünkü Santorini’de gün batımları çok özel. Her akşam güneş batarken yüzlerce insan manzaralı yerlere doluşuveriyor, bütün bu kalabalık  biraz romantik, biraz sarhoş, biraz dalgın ama gülümseyerek güneşe adeta bugünlük veda ediyor ve emin olun bu tüylerinizi ürperten manzarayı kaçırmak istemezsiniz. Bir de güzel bir restoranda(Koykoymavlos ya da Naoussa bu güzel restoranlar sınıfına giriyor) deniz mahsülleri ve şarap eşliğinde olduğunuzu hayal edin! Santorini’de sonuçta bizim Ege mutfağına mensup olduğundan lokantalarda bol miktarda tanıdık meze, deniz ürünleri ve şarap bulabilirsiniz. Tzaciki var mesela, yazılışına baktığınızda çok anlam veremesenizde garson “Ok, one cacık-i” dediğinde gülümsemeden edemiyorsunuz. Bir de mezelerden ünlü Fava’ları var ama açıkçası ben pek beğendiğimi söyleyemeyeceğim. Unutmadan özellikle hanımlara bir uyarı, adada akşamları oldukça rüzgarlı oluyor o yüzden yanınızda şal vs. bulundurmanızda fayda var. Yemekten sonra Fira’da dolaşmaya devam edebilir, popüler Engima ya da Kira Thira diskolarına uğrayabilir ya da daha sakin bir gece için bir İngiliz Pub’ı havasında canlı rock müzik dinleyebileceğiniz Two Brothers isimli mekanda bira içebilirsiniz.

Ertesi gün artık Fira’dan çıkıp adayı keşfetme vakti. Öncelikle adanın güneyine Akrotiri harabelerine doğru yol almanızı tavsiye ederim. Efes Harabelerini yeterince gezdik zaten, istemiyorum tarih falan diyorsanız da bu tarafta farklı renklerde volkanik kumlardan oluşmuş, Red Beach, Black Beach gibi adlandırdıkları çeşitli plajlar bulabilirsiniz. Ne güzel kum, güneş, deniz diye heyecelanmaya başlamadan önce şunu hatırlatmama izin verin: Bir adadasınız ve genelde plajlarda da, denizde de bolca rüzgar ve dalga var. Çeşmedeki gibi bir beach cluba gideyim frozenlarım gelsin oohh durumları pek  yok yani. Gene de kumsallarda ufak molalar vermenizde yarar var. Öğle yemeği için muhakkak gitmeniz gereken adres ise Venediklerden kalma Pyrgos kalesi. Adaya deniz seviyesinden 550 mt yukarıdan bakabileceğiniz, tarihi sokakları, fotoğraf çekebileceğiniz rengarenk kapı ve panjurlu bembeyaz evleriyle, kilise ve manastırlarıyla görmeniz gereken bir yer. Kalenin dar sokaklarından tepeye tırmandığınızda ise öğle yemeği için ufacık ama leziz atıştırmalıklar sunan Franco’s ‘da mola verebilirsiniz. Özellikle şimdi isimini hatırlayamayacağım ama üstünde kapari, peynir ve domatesli bir sos bulunan paniniler menüde gözünüze çarpacaktır, mutlaka bir deneyin.

Öğle yemeğinden sonra yanlış hatırlamıyorsam Megalochori taraflarındaki Şarap müzesini ziyaret edebilir. Şaraplık üzüm gibi su isteyen bir bitkinin bu adada nasıl yetiştirildiğini, tarihini, özelliklerini öğrenebilir, isterseniz şarap tadımına katılabilirsiniz. Artık adada yavaş yavaş kuzeye doğru devam ederek Fira’yı geçip, Ia(ya da Oia diye de adlandırılıyor) doğru yola koyulabilirsiniz. Yol üstünde Firostefani(eski bir kent), Imerovigli(yüksek, manzarası çok güzel bir kent) gibi duraklara uğrayabilirsiniz ama Ia için çok geç kalmayın. Ia’da da oldukça keyifli sokaklar, mağazalar, ilgilisine deniz müzesi, isteyene değişik tatlılar sunan pastaneler bulacaksınız ama gecikmeme nedeniniz bunlar değil. Fira’daki gün batımını manzarasını ve tüylerinizin ürperdiğini hatırlıyorsunuz, işte Ia da çok daha muhteşem bir manzara sizi bekliyor. Artık adanın bitiminde, Iadaki kale ve yakınlarındaki sokaklarda yüzlerce insan önce gün batımını hep beraber izliyor ve sonra alkışlarla uğurluyor. Manzarası çok güzel restoranlar burada da olmakla birlikte, günbatımı için benim tavsiyem yanınıza içecek birşeyler alın, biraz erken davranarak güzel bir noktaya yerleşin ve kalabalığın içine karışın. Bu yorucu günden sonra ise Fira’ya dönerek Bar 33(Naoussa da olabilir) isimli tavernada Yunan müzikleri eşliğinde uzonuzu yudumlayıp keyif yapabilirsiniz.

Santorini’de tekne turları, volkanik ada gezileri de yapabilirseniz. Ancak eğer süreniz 1-2 gün ile sınırlıysa(ki bu ada için en fazla 3-4 gün yeterli) bence en güzeli kendi keşiflerinizi yapmanız. Organize turlarla hiç ulaşamayacağınız noktalara, mağazalara, bize oldukça benzeyen yunanlara bu size ait gezilerle ulaşabilrsiniz. Yollar biraz karışık, tabelalar biraz eski de olsa unutmayın en iyi kaşifler, en çok kaybolanlardır. Bırakın bu romantik ada da size ait, size özel anılar ve maceralar olsun.

Umarım bu yazı genel hatlarıyla yardımcı olabilmiştir, olmadıysa sorularınız için yorumlar bölümüne buyrun lütfen..

Reklamlar

Olympos

Posted in Gezi by kutusuzkutkut on Nisan 27, 2010

Antalya’ya kadar gitmişken tüm zamanımı sunum işkencesinde geçirmedim tabi ki.. Büyüğü Yunanistan’da duradursun ben bizim yerli Olymposumuza kaçıverdim. Olympos, Antalya’dan arabayla yaklaşık 1,5 saatte gidilebilecek ve gidilmesi gereken yerlerden biri. Biraz turizm reklamı olacak belki ama gerçekten tarihin, doğal güzelliklerin, denizin, kumsalın buluşma noktası burası. Yüzyıllık ağaçların ve dağlardan denize ulaşmaya giden küçük derelerin eşliğinde, kilometrelerce uzanan Çıralı kumsalına ve akdeniz mavisi denize ulaşmak için yürürken, bir yandan da bu toprakların eski sahiplerinin kalıntılarına selam verebiliyorsunuz. Gününüzü ister kumsalda güneşlenip denize girerek, ister tarihi eserlerle dolu patikalarda yürüyüş yaparak, ister dere boyunca foto safariye çıkarak geçirebilirsiniz. Özellikle yürüyüşler sırasında “Lost” vari şaşkınlıklar yaşayabilirsiniz. Öyle ki bir ağaç dalını iterek çıktığınız düzlükte Afrodit kabartmalı bir lahit ya da eski bir Likya tapınağı ile karşılaşabiliyorsunuz. Olympos civarına çıkmak isterseniz de Göynük kanyonu, Adrasan kumsalı, yanartaş(ki biraz sucuk, biraz şarap ile akşamları oldukça keyifli zaman geçirilebilir) ve bir çok antik kente seferler düzenleyebilirsiniz. Spora daha meraklı arkadaşlar ise trekking, dalış, kanyoning, atv turları gibi çok çeşitli aktivitelerde bulunabilir.

Anlattıklarımdan anlayabileceğiniz üzere Olympos çok zevk aldığım bir yer olmakla birlikte herkes için doğru bir tatil adresi olmayabilir. Olymposta saydığım bunca şey arasında olmayanlar(ve Olymposu Olympos yapan): büyük oteller, spalar, lüks restoranlar.. Benim çok daha keyif aldığım üzere burası pansiyonların(tavsiye edeceklerim Türkmen ve Kadirin evleri tabi ki), sırtçantalı gezginlerin, öğrencilerin, gençlerin ve hayata daha rahat bakabilenlerin mekanı. Etrafınızda gezen, gülen, king oynayan, kitap okuyan, eski püskü t-shirtlerle gezen bir sürü insan göreceğinize emin olabilirsiniz. Rahatlığın ön plana çıktığı, insanların hem sohbetlerini, hem gülücüklerini daha kaygısız ve karşılıksız paylaştığı bir yer Olympos.

Bulabileceğiniz en pahalı odanın(kahvaltı ve akşam yemeği dahil) 65 TL olduğu, gerçekten dinlenip eğlenebileceğiniz, maddiyattan ziyade manevi yönünüze daha çok vakit ayırabileceğiniz, rahatlayıp hayatı unutup kendinizi bulabileceğiniz bir tatil istiyorsanız adresiniz burası. Olympos hakkında daha fazla bilgi için tıklayın.

Olur da bir gün atlar giderseniz sahile gelmeden hemen önce  bir gemi kaptanın binlerce yıllık mezarının önünde bir saniye durmanızı istiyorum. Lahitin üstündeki yazının çevirisi şöyle: “Son limana girdi demirledi gemi çıkmamak üzere/Çünkü ne rüzgardan ne gün ışığından yarar var artık/Işık taşıyan şafağı terk ettikten sonra Kaptan Eudemos/Oraya gömüldü kısa ömürlü gemisi, kırılmış bir dalga gibi”. Selam olsun Eudemos’a…

İzmir

Posted in Gezi by kutusuzkutkut on Nisan 19, 2010

İzmir’i seviyorum. Kentin kendine has bir havası, duruşu var her şeyden önce. Ak Parti iktidarı dönemindeki ve seçimlerdeki duruşlarını, birleştirici bir unsur olarak kullanarak kentsel kimlik yaratmada oldukça başarılı olmuş İzmirliler. Daha henüz havaalanından şehre girerken, o bahsettiğim kimliği ve duruşu ortaya koyan dağa oyulmuş kocaman bir Atatürk maskıyla karşılanıyorsunuz. Gerçi insan ister istemez böyle bir yapı için onca para harcanacağına, Atatürk’ü okullar, hastaneler, bilim merkezleri açarak anmanın daha doğru olacağını düşünse de bu etkileyici yapı gözlerimde parıltılar, yüzümde gülümseme oluşturuverdi işte.

Yaklaşık yarım saatlik bir yolculuktan sonra nişanın yapılacağı ve konaklayacağımız Swiss Otel‘e vardık. Swiss Otel, İzmir’in koynunda Alsancak’ta yer alıyor. Anlatıldığı kadarıyla daha önceleri Grand Efes olarak hizmet veren otel daha sonraları Swiss Otel tarafından satın alınarak restore edilmiş. Otelin odaları ve iç mekanı gayet estetik olmakla birlikte asıl etkileyici kısmı bir iç avlu halinde duran sade ama dinginlik veren bahçesiydi bence. Biz gene de bahçede fazla zaman harcamadık, nişan hazırlıkları doğrultusunda kafaları bulmak için kendimizi kordona attık. Kordon’da bir çok mekan olmasına rağmen hiç şüphesiz en popüleri ve dolayısıyla kalabalık olanı Sunset‘te midye tava, midye dolma(ki kendileri ah izmir ah başlıklı yazıda görülebilirler),  patates kızartması ve biraz fazlaca bira ile birlikte o güzelim İzmir havasının keyfini çıkardık.

Nişan ile ilgili çok fazla detaya girmeyeceğim. Sadece sezon açılıyor yazısında olduğu gibi halay başı olduğumu belirtmem yeterli sanırım. Ayrıca, Adanalı damat adayı dostuma da Efe oynattırmanın(korkutucu bir karate gösterisiydi daha çok) acısını düğünde çıkaracağımızı söyleyebilirim.

Nişandan sonra gittiğimiz Marche Cabaret ise İstanbul’daki Cahide’ye benzeyen ama daha cüretkar şovlar sunan eğlenceli bir mekan. Tam bir gece klübü olan Cabaret ile ilgili tek eleştirim ise sigara yasağı konusundaki duyarsız tavırları olacak. Uzun bir aradan sonra dumanaltında eğlence işkencesini yaşayıp odaya döndüğümde üzerimdeki tiksinç kokuyu alınca sigara yasağını çıkaranlara içimden teşekkür etmeden duramadım.

Pazar günü ise yemekleri için ancak eh işte diyebileceğim ama sempatik bir yer olan Pepe Rosso‘da yemek yerken bizi bir sürpriz bekliyordu. Kordon zaten körfez boyunca uzanan parkı, parkta ağaç altlarında öpüşen sevgilileri, pubları tıklım tıklım dolduran müdavimleri, bisikletlileri, yürüyüş yapanları ile tam bir Avrupa sahil kentini andırırken bir de karşımıza 23 Nisan şenlikleri için düzenlenmiş Sertap Erener konseri çıkmasın mı, e artık pazar keyfi de bu kadar olur! Arka fonda Sertap’ın şarkıları ile yaptığımız gezintinin tek hayal kırıklığı yıllar öncesinden kalma bir hatırayla gittiğim Bonjour‘un “Suprem” isimli tatlısı oldu.

Kısa bir geziydi belki ama yine de oldukça eğlendik anlayacağınız. Yeni nişanlı çiftimize bir kez daha tebriklerimi sunar, hepinize iyi haftalar dilerim efendim!!

*İzmir yazısı bir gün gecikmeli geldi çünkü Ufuk Akıncı hakkındaki yazımı Pazartesi Sendromu yaşayan arkadaşlar için yetiştirmek istedim, tıklama sayısına bakılırsa birçok kişinin de aklını çeldim 🙂

%d blogcu bunu beğendi: