kutusuzkutkut

Ne Yiyeceğiz – GDO Sorunu

Posted in Genel by kutusuzkutkut on Mayıs 8, 2013

GDO yani Genetiği değiştirilmiş organizmalar, “ne yiyeceğiz?” sorusuna cevap verirken üstünde önemle durulması gereken bir konu. GDO’lu üretim yeni bir “Yeşil Devrim” mi yoksa biyogüvenliğimiz açısından karşılaştığımız en büyük tehdit mi? Biraz kafa yoralım..(Aşağıdaki yazı okuduğum kaynaklardan derlediğim notlarla oluşmuş kendi görüşlerimdir, ben genetik ya da GDO uzmanı değilim, yanlışlarım olabilir, aklınızda bulunsun..)

Aslına bakarsanız GDO hikayesi gayet iddialı hedeflerle başlamıştı. Bitkilerin genetiği ile oynanacak bu sayede ürünler kendilerini ziraai zararlılara karşı dışarıdan kimyasal ilaç kullanımı olmaksızın(ya da minimize ederek) koruyabileceklerdi (kabuklarını kalınlaştırarak ya da çeşitli salgılar yoluyla). Bilim dünyasını heyecanlandıran bu pembe tabloya, hala geçerli itirazlar gelmekte gecikmedi. Öncelikli olarak şu soru ortaya atıldı: GDO’lu ürünlerle beslenen bireylerin hücre yapılarına bu modifiye genler sindirim yoluyla geçiş yapıyor mu ve geçiş yapıyorlarsa insan sağlığını tehdit ediyorlar mı? Bilim insanlarının genel görüşü, GDO’lu ürünlerin konvansiyonel/geleneksel ürünlere göre daha çok risk içermediği yönünde olsa da literatür tarandığında birbiriyle çelişen onlarca “bilimsel” rapor bulunuyor. GDO’lu ürünlerin kanser oluşumuyla ilişkilendiren araştırmalar olduğu gibi bu araştırmaları bilimsellikten uzak ve sansasyon amaçlı bulan bilim insanları da mevcut. Özellikle basına da çok yansıyan Fransız Bilim adamı Gilles-Eric Seralini’nin GDO’yu kanserle ilişkilendiren çalışmaları başta Avrupa Gıda Güvenliği Otoritesi olmak üzere birçok kuruluş tarafından bilimsellikten uzak olmakla suçlandı(basın tarafından ise “GDO’nun kanser yaptığı kanıtlandı” diye lanse edildi). Benim anladığım, şu ana kadar GDO’lu gıdaların insan sağlığı için risk oluşturduğunu ortaya koyan ve bilim çevresinde genel kabul görmüş çalışma olmamakla birlikte, risk şüphesini ortadan kaldırmak için daha çok araştırmaya ihtiyaç duyulduğu konusunda da ortak bir yaklaşım var.

GDO ile ilgili tartışmalar sadece sağlık ekseninde de ilerlemiyor, işin bir de ekonomi boyutu var. GDO teknolojisi ile ilgili patentlerin çoğu bu genleri geliştiren Monsanto, DuPont gibi devlerin elinde ve bu patent üzerindeki haklar ABD hükümeti tarafından da imtiyazlı yasalarla koruma altına alınmış durumda. Bu dev şirketler ürettikleri teknoloji sayesinde dünya çiftçilerinin daha çok kazanç elde ettiklerini(hava şartlarına dayanıklı daha verimli daha az kimyasal ilaç gerektiren tohumlar) ve sonuçta gıda fiyatlarının daha ulaşılabilir kalmasına yardım ettiklerini iddia ederken karşıt gruplar tam tersine GDO’lu tohumların biyoçeşitliliğe zarar verdiğini ve çiftçileri bu şirketlere bağımlı hale geldiklerini savunuyorlar(GDO’lu tohumlar kısır oldukları için çiftçiler kendi mahsüllerinden tohum ayıramıyor, her sene yeniden tohum almak zorunda kalıyorlar). Bu “tohum bağımlılığının” ülkeleri stratejik olarak GDO teknolojisi geliştiren ülkelerin insafına bırakacağını savunanlar bile var. Gene bir sav da patent yasalarına dayanarak büyük GDO üreticisi şirketlerin araştırmaların önünü tıkadığı ya da zorlaştırdığı bu sayede bilimsel çalışmaların manipüle edildiği ya da kısıtlandığı yönünde.

Peki ülkeler bu durum karşısında nasıl tavır alıyorlar? Kimi ülkeler (başta Amerika kıtası olmak üzere) GDO’ya sonuna kadar kucak açarken, kimi ülkeler(Çin) kendi GDO teknolojilerini geliştirmeye çalışıyor, kimi ülkeler(AB ülkeleri) ise GDO’yla aralarına mevzuat yoluyla mesafe koymaya çalışıyorlar. Bizim de takip ettiğimiz AB GDO mevzuatı kısaca şöyle işliyor: İnsan beslenmesi için kullanılacak ürünlerde GDO’lu gıdalara izin verilmiyor, hayvan beslemesi amaçlı GDO’lu ürünlerden de bilimsel kurulun onayladığı görece daha az risk/belirsizlik içeren gen modifikasyonlarına sahip ürünlerin ithalatına izin veriliyor. İnsan beslemesi için kullanılacak ürünlerde GDO’ya izin yok dedik ama AB’de binde 9 eşik değerine kadar bulaşıklığa izin varken ülkemiz mevzuatında tolerans sıfır. AB’nin tanıdığı bu tolerans sınırının sebebi taşıma, depolama gibi alanlarda pratik ve ekonomik olarak bulaşıklığın önüne geçilmesinin mümkün olmamasından kaynaklanıyor. Bazı köşe yazarlarımız “Ne var ki GDO’lu ürün taşımamış gemilerle nakliye yapılsın, sorun kalmaz” deselerde bu “Hiç nezle olmuş insan taşımamış taksileri kullanmak istiyorum” demeye benziyor. Nasıl kesin tespit yapılacağı bir yana, dünya ticaretine konu gemilerin çok az bir yüzdesinin bu sınıfa gireceği ve neticede nakliye fiyatlarının ne olacağına çok kafa yoran olmuyor. Ülkemiz mevzuatı bu anlamda pratikte katılığı ile sorun yaşarken, öte yandan fiiliyatta kontrollerin gevşekliği ile başka bir tablo ile karşılaşıyoruz. En son pirinç skandalı ile ortaya çıktığı üzere yasak olmasına rağmen raflardaki ürünler ne kadar mevzuata uygun, yani GDO’suz, büyük bir soru işareti var.

Bu arada kontrol zorluğu, kaçaklar, vs. akla şöyle bir soru getirebilir: GDO girişi hayvan yeminde kullanılan ürünleri de kapsayacak şekilde niye tamamen yasaklanmıyor? Birincisi, GDO’lu ürünlerin doğrudan tüketildiklerinde insanlara geçtiği ve zararlı olduğu bile bilimsel olarak kanıtlanmamışken, GDO’lu ürünlerle beslenen hayvanların önce bünyelerine sonra hayvansal ürünlere sonra insanlara gen geçişi olması ve bunun zararlı olması ihtimaline karşı yasaklama AB ölçeğinde bile aşırı önlem olarak görülüyor. İkincisi, GDO’lu ürünler çoğu zaman ekonomik avantaj sağlıyorlar. Bu konunun en önemli örneği hiç şüphesiz: Soya. Soya özellikle kanatlı hayvanların beslenmesinde çok önemli rol oynuyor ve hemen hemen alternatifsiz. Şu an dünya ticaretine konu olan soyanın en az 2/3’ünün GDO’lu olduğunu düşünürseniz, GDO’suz soyanın fiyatlarının yüksekliğini kavrayabilirsiniz. Gene yerli soyanın veriminden dem vuran bazılarına karşı Türkiye’nin ve AB’nin şu an ihtiyaçlarının sadece %2’sini yerli üretimle karşılayabildiklerini hatırlatmak lazım.(Soya ve yan ürünleri gofretten donmuş gıdalara kadar geniş bir yelpazede kullanılıyor. Önemli bir soru işareti de burada çıkıyor, bu ürünler GDO’lu mu değil mi? GDO’luysa mevcut mevzuata göre raflarda nasıl yer alabiliyor?)

Anlaşılacağı üzere GDO konusu hiç kolay bir konu değil. Ben açıkçası okuduklarımdan yola çıkarak medya öncülüğünde körüklenen kamuoyu algısının, “GDO = kanser” yaklaşımının bilimsel gerçeklerle örtüşmediği düşüncesindeyim. Şüpheye dayanan sağlık riski ile ekonomik gerçekleri kesiştirmenin şart olduğuna inanıyorum. Bununla birlikte daha çok bilimsel araştırma yapılarak kafadaki sorular tamamen cevaplanana kadar GDO’lu ürünlerinin kullanımının kısıtlanmasına tarafım. GDO teknolojisinin birkaç şirketin kontrolüne bırakan patent yasalarının gevşetilip, araştıramalar için bilgilerin şeffaflaştırılması gerektiğine inanıyorum. Ülkemizde ticari izin verilmese bile bilimsel anlamda GDO araştırmalarına yatırım yapılması ve bu alanda teknoloji geliştirir hale gelmemiz gerektiğine de inanıyorum. İşin ekonomik boyutunda ise gerçekçi bir yaklaşımın şart olduğunu biliyorum. Pek çok GDO karşıtı grup GDO veya konvansiyonel tarımın karşısına alternatif olarak organik tarımı koyuyorlar. Organik üretimde geleneksel yöntemlere göre bildiğim kadarıyla ortalama %20 civarında bir verim kaybı var(üretim maliyetini hesaba bile katmıyorum), bunun fiyatlara etkisini ise market raflarında görmek çok zor değil. Organik tarım bilim desteği ile, yeni yöntemlerin geliştirilmesi ile uzun vaadede çok doğru bir çözüm sunabilir ama her şeyden önce hepimizin her gün yiyeceğe ihtiyacımız olduğunu ve kısa vaadede cevaplar bulmamız gerektiğini unutmamamız lazım. Ancak hepsinden öte ilk uzlaşılması gereken şey bu konuyu iki kutuplu, siyah/beyaz hale getirmekten kaçınmak olmalı. Ne GDO karşıtları bilimsel gelişime karşı duran paranoyak ve hayalci hippiler ne de GDO’yu savunanlar sadece kar düşünen gözü dönmüş halk düşmanları. Bir sonraki yazımda GDO’ların etiketlenmesi konusundan devam edeceğim. Bu sırada GDO hakkında biraz daha bilgi almak istiyorsanız bu yazıya da kaynak olmuş linkler burada:  Wikipedia / makale /EFSA ve GDO / Greenpeace

Reklamlar

Ne Yiyeceğiz – Gıda Güvenliği

Posted in Genel by kutusuzkutkut on Nisan 26, 2013

“Ne yiyeceğiz?” sorusu içinde gıdaların temini, güvenliği, etiği, dağıtımı gibi birçok konuyu içeren basit görünümlü kompleks sorulardan. Maslow hiyerarşisinin temellerinde yer alan bu soruya gıda sektöründe çalışan biri olarak ben de kafa yoruyorum ve kendimce oluşturduğum cevapları yazıya dökmek istiyorum. Sorunun gıda güvenliği ayağıyla başlayalım.

Gıda güvenliği, yediğimiz besinlerin üretim alanından sofralarımıza gelene kadar süre içinde zincirin tüm halkalarında hijyen ve sağlık koşullarına uygun olarak denetlenebilir ve izlenebilirlik prensiplerine bağlı bir şekilde hareket etmesini içeriyor.Yani gıdanın sadece üretim anında değil tedarik, depolama, taşınma, dağıtım gibi süreçler içerisinde de insan sağlığını riske atmayacak şekilde ilerlemesi anlamına geliyor. Avrupa Birliği bu durumu özetlemek için gıda güvenliği politikalarında “from farm to fork/table” yani “tarladan çatala/sofraya” tanımını kullanıyor ve gıda güvenliğine ciddi bir bütçe ve emek harcıyor. Gene de insan sağlığına doğrudan etki eden gıda güvenliğini tam anlamıyla sağlamak o kadar da kolay olmuyor. Marketten aldığınız basit bir gofretin bile içinde onlarca ürün ve o ürünlerin her birinin kendi ayrı tedarik zinciri olduğunu düşündüğünüzde sistemin karışıklığını ve denetimin zorluğunu algılayabilirsiniz. Bu karışık sistemlerde zincirinin bir halkasının kasıtlı(hileli ürün) ya da kasıtsız(yanlış uygulama) gıda güvenliğini tehdit etmesi ise bütün sistemi çökertebiliyor. Mesela Gıda Bakanlığı’nın geçtiğimiz yıl içerisinde uygulamaya soktuğu denetim ve teşhir politikası sayesinde hep şüphelendiğimiz bazı tehditlerle yüz yüze geldik. Bal niyetine yediğimiz mısır şuruplarından, jelatin katılmış yoğurtlara kadar gıda güvenliğini ihlal etmiş pek çok ürünle karşılaştık. Benzer şekilde izlenebilirlik konusunda ciddi aşama kateden ve katı gıda güvenliği yasaları ile öne çıkan Avrupa Birliği de geçtiğimiz günlerde at eti skandalı ile sarsıldı. Özellikle Nestle, Ikea gibi tedarik zincirlerinin hassaslığı ile övünen ve her türlü kalite, denetim belgesine sahip marka firmaların bile ürünlerinde at etine rastlanması bütün spotları “Yediğimiz gıda ne kadar güvenli?” sorusunda topladı. Her ne kadar ülkemizde bu tartışma daha çok “At eti yenir mi? Fransız ustalardan tarifler!” eksenine kaysa da asıl sorun çok sağlam olduğu düşünülen gıda güvenliği zincirinin kırılmasıydı. Kaldı ki daha sonra yapılan ileri tetkiklerde at eti karışmış kimi ürünlerde insan sağlığına zararlı ve atlarda kullanılan antibiyotiklere rastlandı. (At eti skandalı ve nedenleri hakkında güzel bir makale için tıklayın!)

Peki ne yapacağız? Açıkçası bu konuda en büyük görev bakanlığa ve denetçilere düşüyor. Sıkı denetim ve teşhir politikasının devam etmesi, yasal destek(örn: Sucuk üretiminde karışık et kullanımının önlenmesi) sağlanması, iyi uygulamaların anlatılıp özendirilmesi ve sektör temsilcileriyle yakın ilişki kurularak sorunların temeline inilmesi şart görünüyor. Bunların yanında Avrupa’daki EFSA benzeri, politika oluşturuculara ve kamuoyuna gıda güvenliği konusunda düzenli olarak bilimsel görüş sunan(Tübitak çatısı altında da olabilir) bir kuruma ihtiyaç olduğunu düşünüyorum. Özellikle kamuoyunun sansasyonel medya haberleri ya da yanıltıcı içerikli zincir e-postalardan korunması için düzenli olarak bilgilendirilmesinin önemli olduğuna inanıyorum( Bu konuda denk geldiğim bir sivil toplum kuruluşu da Gıda Güvenliği Derneği). Bireysel tüketiciler için ise her ne olursa olsun güçlü/güvenilir markaları tercih etmek en az riskli yöntem gibi görünüyor. Aynı şekilde hazır gıdalardan mümkün olduğunca uzak durmak da akıllıca bir yöntem olarak karşımıza çıkıyor. Sonuçta hazır satılan bir kek aldığınızda, maliyet, raf ömrü, tüketici tercihi gibi bir çok faktör göz önüne alınarak hazırlanmış bir ürün alıyorsunuz ve içerik listesi kabardıkça sürecin karmaşıklığı ve dolayısıyla riski artıyor. Kısacası süreci basitleştirip mutfaklarımızdaki fırınların başına geçmekte fayda var!

#TEDxRESET2013

Posted in Genel by kutusuzkutkut on Nisan 17, 2013

TEDxreset2013’ün teması “Kritik Kavşaklar”dı. İki gün boyunca gerçekten seçer miyiz, yanlış karar var mıdır gibi sorularda beyin içi yolculuklara çıktık, konuşmalar arası muhteşem müzik performansları izledik, akıldaşlarla kahve içtik, kahve aralarında konuşmacıları sıkıştırdık. Akıl defterime not ettiklerimi bu blog üzerinden zaten paylaşacağım ama öncelikle değinmek istediğim bir konu var. “Ne yaptınız yani şimdi tam olarak?” Tedxreset ile ilgili en çok karşıma çıkan soru sanırım. Sorunun tonlaması ve suratlarda mimiklenmesi ise soruyu soranın karakterine göre değişiklik gösteriyor. “Kestirmeciler” kestirme yoldan ne elde ettiğimi kavramaya çalışıyorlar. Aradıkları cevaplar arasında “milyon dolarlık iş fikri buldum/hayatın anlamını çözdüm/Microsoft Genel Müdürü ile kanka oldum” var, aldıkları cevaplar somut getirilerden uzaklaştıkça ilgileri dağılıveriyor. Muhafazakarlar ise daha şüpheli yaklaşıyorlar. Aldıkları cevaplardan yola çıkarak etkinliği entel-dantel işler olarak niteliyorlar. Kimisi ünlü konuşmacı olup olmadığına göre değerlendiriyor TEDx’i, bazısı da stand-up kıvamında birşeyler canlandırıyor sanırım kafasında. “Ne için/niye gidiyorsun/zaman harcıyorsun?” sorularına verdiğim “düşünmek için!” cevabı genelde kafi gelmiyor. Böylece bu blog yazısının konusu ortaya çıkıyor, olabildiğince nedir/ ne değildir açıklayıp bir sonraki etkinlikte daha doğru sorularla karşıla(ş/n)mak!

TED nedir?

TED ingilizce Technology, Entertainment ve Design kelimelerinin baş harflerinden oluşur. Kar amacı gütmeyen bu oluşum hedefi “paylaşılmaya değer fikirler”’i kısa ve etkileyici sunumlar halinde dünyaya aktarabilmektir. Daha fazla bilgi için web adresi: www.ted.com , örnek bir konuşma için: http://www.ted.com/talks/sir_ken_robinson_bring_on_the_revolution.html

TEDxreset nedir?

TED konuşmaları popüler olunca dünya genelinde daha lokal etkinlikler düzenleme ihtiyacı ile TEDx’ler oluşmuştur(TEDxLondon, TEDxDubai, vs.). Bu etkinlikler TED formatında(ücretsiz lisans ile) ve desteğiyle düzenlenmekle beraber yerel küratörler tarafından organize edilmekte ve bağımsız olarak hazırlanmaktadır. Türkiye’de düzenlenen etkinliğin adı da küratör Ali Üstündağ tarafından TEDxİstanbul vs. yerine zihinleri sıfırlamak manasına gelen TEDxreset olarak konmuştur. 2010 yılından beri her sene düzenlenmektedir. Daha fazla bilgi için web sitesi: http://www.tedxreset.com/

Konuşmacılar kim?

Konuşmacılar etkinlikleri düzenleyen kafa takımı tarafından her senenin konseptine uygun olarak paylaşmaya değer fikri/hikayesi olan kişilerden seçiliyorlar. Aralarında CEO’lar, gazeteciler gibi ünlü olanları da var daha az bilindik ama alanında bir fark yaratmış kişiler de. Bu senenin konuşmacıları kimdi diye merak ediyorsanız(hızlı örnekler: Borusan CEO’su Agah Uğur, Zaytung kurucusu Hakan Bilginer, Öğretim Üyesi Levent Erden) buyrun: http://www.tedxreset.com/Konusmacilar

Tüm konuşmalar etkileyici mi?

Hayır. Aralarında çok başarısız ve sıkıcı olanlar da var. Gene de ben şunu fark ettim: en sıkıcı konuşmaları dinlerken bile beynim konuşma konusu başta olmak üzere çeşitli konulara odaklanıveriyor. İnanın bana günlük koşturmaca içerisinde bazen üzerinde çok düşünmemiz gereken şeyleri hiç düşünmüyoruz. Etkileyici konuşmalar zaten beyninizde kıvılcımlar çaktırıyor, beğenmediğiniz konuşmalar ise en azından derin bir konuda düşünme fırsatı sağlıyor.

Tamam da birilerinin çıkıp konuşmasını dinlemenin ne faydası var ki?

Bir kere o birileri “paylaşmaya değer fikirler”i olduğu için oradalar. Bazı konuşmalar tüm odağınızı topluyor, ilham veriyor, beyninize düşünce tohumları saçıyor, ufkunuzu geliştiriyor, yaratıcılığınızı körüklüyor. Benim için kaliteli, anlamlı ve yaratıcı düşünce gücü kullanmama önayak oluyor diyebilirim. Ayrıca konferans sırasında çok keyifli bir ortam oluşuyor. Konuşmalar arası müzik performansları, düşünmeyi seven yaratıcı bir kitle ile kaynaşma fırsatı, konuşmacılarla birebir konuşma fırsatı da cabası(bu fırsatla after party’de üçüncü biradan sonra “ölümsüzlüğe ulaşacak mıyız” kapsamında sıkıştırdığım Vestel Yönetim Kurulu üyesi ve TTGV(Türkiye Teknoloji Geliştirme Vakfı) başkanı Cengiz Ultav’a sabrı ve samimi cevapları için teşekkürü borç bilirim!).

Bu etkinliklere nasıl katılınır?

Bir kere tüm konuşmalar (TED ve TEDxler) ücretsiz ve altyazı seçenekleri ile birlikte internette mevcut(etkinlikler sırasında canlı sunumlar da var). Etkinliğe katılıp biraz da havayı soluyup konuşmaları canlı izlemek istiyorsanız durum şöyle: Ana TED konferanslarına ilgi çok yoğun olduğu için hem ücretler yüksek hem de kontenjanlar aylar öncesinden doluyor. TEDxreset ise kontenjan sorununu bu sene Maslak TİM’e taşınarak çözmüş görünüyor(daha önce Boğaziçi Üniversitesi’nde çok daha kısıtlı katılımcı ile organize ediliyordu). Fiyatlar da oldukça makul, bu sene iki günlük etkinlik için(öğle yemeği/ara ikramlar/after party dahil) tam 90TL öğrenciler 29 TL’idi.

Düzen vs. Kaos

Posted in Genel, hayat by kutusuzkutkut on Şubat 28, 2012

“It’s not about money… It’s about… sending a message. Everything burns!”

Batman: The Dark Knight filminden sanırım herkesin aklına kazınan karakter Joker olmuştur. Hiç şüphesiz, Heath Ledger‘in büyüleyici performansı ve beklenmedik ölümü canlandırdığı Joker karakterini efsaneleştirdi. Ancak karakterin başarısının altında oyunculuktan fazlası olduğunu düşünüyorum. Joker, diğer filmlerdeki kötü karakterlerden oldukça farklıdır. Para, güç, otorite, intikam onun için pek bir şey ifade etmez.  (Filmin bir sahnesinde büyük bir para yığınını yaktıktan sonra yukarıdaki repliği söyler.) Onun asıl karşı çıktığı düzendir ve yerine kaos ve delilik önermektedir. Gerçek bir anarşisttir. İnsanlığın kendine atadığı önemden, sıradan insanların kendilerine yarattıkları dünyadan, toplumsal vicdandan, iyimserlikten nefret eder. Filmin sonlarına doğru Joker çatıdan düşmek üzereyken Batman onu yakalar ve aralarında şu diyalog geçer:

Joker: Uhh, you… You just couldn’t let me go, could you? This is what happens when an unstoppable force meets an immovable object. You truly are incorruptible, aren’t you? You won’t kill me out of some misplaced sense of self-righteousness… and I won’t kill you because you’re just too much fun! I think you and I are destined to do this forever.

Batman: You’ll be in a padded cell forever!

Joker: Maybe we could share one! You know, they’ll be doubling up at the rate this city’s inhabitants are losing their minds.

Batman: This city just showed you that it’s full of people ready to believe in good.

Joker: Until their spirit breaks completely! Until they get a good look at the real Harvey Dent, and the all heroic things he’s done. You didn’t think I’d risk losing the battle for Gotham’s soul in a fist fight with you? No. You need an ace in the hole. Mine’s Harvey.

Batman[horrified] What did you do?

Joker: I took Gotham’s “White Knight”, and brought him down to our level. It wasn’t hard. See, madness, as you know, is like gravity: all it takes is a little push[laughs hysterically; Batman leaves and a SWAT arrives to take the Joker into custody]

Joker’i hayal dünyasının kötü karakterlerinden ayıran ve bilinçaltımızda anti-hero statüsü veren sır o küçük kelime grubunda saklıdır: “a little push”. Düzenden kaosa, insanlıktan deliliğe, batmanden jokere geçiş için küçük bir itekleme yeterlidir. Filmdeki bu kısa diyaloğu Batman: The Killing Joke(1998) kitapta daha açıklayıcı bir şekilde görebiliriz. Batman’e söyle seslenir:

 I’ve proved my point. I’ve demonstrated there’s no difference between me and everyone else! All it takes is one bad day to reduce the sanest man alive to lunacy. That’s how far the world is from where I am. Just one bad day. You had a bad day once, am I right? I know I am. I can tell. You had a bad day and everything changed. Why else would you dress up as a flying rat? You had a bad day, and it drove you as crazy as everybody else… Only you won’t admit it! You have to keep pretending that life makes sense, that there’s some point to all this struggling! God you make me want to puke. I mean, what is it with you? What made you what you are? Girlfriend killed by the mob, maybe? Brother carved up by some mugger? Something like that, I bet. Something like that… Something like that happened to me, you know. I… I’m not exactly sure what it was. Sometimes I remember it one way, sometimes another… If I’m going to have a past, I prefer it to be multiple choice! Ha ha ha! But my point is… My point is, I went crazy. When I saw what a black, awful joke the world was, I went crazy as a coot! I admit it! Why can’t you? I mean, you’re not unintelligent! You must see the reality of the situation. Do you know how many times we’ve come close to world war three over a flock of geese on a computer screen? Do you know what triggered the last world war? An argument over how many telegraph poles Germany owed its war debt creditors! Telegraph poles! Ha ha ha ha HA! It’s all a joke! Everything anybody ever valued or struggled for… it’s all a monstrous, demented gag! So why can’t you see the funny side? Why aren’t you laughing?”

Bütün bu yüce insan, onurlu hayat, asalet ve mutluluk kavramları onun için bir şakadan ibarettir. Jokerin yüzümüze vurmaya çalıştığı budur: hayat ve hayatı anlamlandırmak için yarattığımız düzen, ahlak gibi kavramların anlamsızlığı… Belki Joker karakterine bilinçaltımızda yer açan, onu bize sevdiren de içimizde bir yerlerde ona hak vermemizdir.

Düşünsenize, hayatınızda çabaladığınız her şey, kurduğunuz tüm “düzen”;  sarhoş bir sürücünün neden olduğu kaza, hırslı bir politikacının neden olduğu savaş, sizi koruması gerekirken cezalandıran otorite(karakolda dayak yiyenleri veya hatalı karar veren bir yagıcı ya da jüriyi düşünün), özgürleştirmesi gerekirken özgürlüğünüzü kısıtlayan yönetim şekli gibi binbir nedenle alt üst olabilir. Sizin ya da bir başkasının yaptığı küçük bir hata, o küçük itekleme, tüm düzeninizi, inandığınız değerleri, değer verdiğiniz ne varsa hepsini yerle bir edebilir.(Ve merak etmeyin, eğer o küçük iteklemeyi hiç yaşamasanız bile, eninde sonunda boyut değiştirici o büyük iteklemeyi hepimiz yaşayacağız.)(Hemen moraliniz bozulmasın, düzenden kaosa geçiş her zaman kötü bir şey olmayabilir, sizi aslında inanmadığınız sosyal normlardan, zevk vermeyen rutin günlerden kurtarabilir.)

Joker’i çıldırtan insanların bir düzen olduğuna, hayatın bir anlamı olduğuna olan inançlarıdır. Çünkü Joker o küçük iteklemeyi yaşamıştır ve anlamsızlığa karşı çareyi çıldırmakta bulmuştur: (Batman’e şöyle der)”Both of us trying to find meaning in a meaningless world! Why be disfigured outcast when I can be a notorious Crime God? Why be an orphaned boy when you can be a superhero?”.

Bu uzun yazının ardından sizden tek istediğim kendi yaşamlarınıza bir göz atmanız. Anlamı nerede buluyorsunuz; anlamı aramamakta, akla bile getirmemekte mi, iş koşturmacasında mı, aldığınız eşyalarda mı, ikea kataloglarında mı(fight club göndermesiiii!)? Yüzüne takıştırdığınız büyük gülümseme ve kazanmaya çalıştığınız paralarla, siyasi görüşlerinizle, ahlaki değerlerinizle; makyaj yapıp, suç tanrısı olmaya çalışan bir adama göre çok daha az mı delisiniz? Ve hepsinden öte niye bu kadar ciddisiniz?

Tagged with: , , ,

Adrenalin

Posted in Genel by kutusuzkutkut on Ekim 21, 2011

İnsanlar olarak değişik bir canlı türüyüz. Varlığımızı sadece yiyecek temin etme, barınma, üreme gibi fonksiyonlar üzerinden götürmüyoruz. Yaşantılarımız içine felsefe, sanat, spor ve daha pek çok kavram karışıveriyor. Bungee jumping, skydiving gibi bir ihtiyaçtan ziyade delilikle açıklanabilecek icatlarımız oluyor. Adrenalin için yaptığımız onca şeyi düşünsenize, mantık çerçevesinde nasıl açıklayabiliriz hepsini? Belki basit bir heyecan arayışı, belki ölmeden ölümle yüzleşme arzusu, belki rutini kırma çabası, belki anlatılacak bir macera, belki saf aptallık. Açıklaması zor, anlaşılması daha zor bir türüz. Aşağıdaki video biraz uzun olmakla birlikte, izlediğiniz yerden nefesinizi daraltan, neden sorusunu sorarken acaba dedirten cinsten. Bakalım kimler izlerken gülecek, kimler heyecanlanacak, kimler aptallık diyip geçecek?

Kendi sesini ilk defa duymak!

Posted in Genel by kutusuzkutkut on Ekim 3, 2011

Bugünlerde internette viral olarak hızla yayılan bir video var(son baktığımda 4 milyondan fazla kez izlenmişti). Sağır olarak doğmuş 29 yaşındaki hanımefendi bir implant sayesinde ilk defa kendi sesini duyuyor ve kocası tepkisini kayıt altına alıyor. Ne denebilir ki, izlerken sizin de günübirlik sorunlarınız küçülmüyor mu, empati yeteneğiniz artmıyor mu, bilime olan saygınız çoğalmıyor mu, hepsinden öte sizden çok çok uzakta ve hiç tanımadığınız bir insan için mutlu olmuyor musunuz?

(Önemli not: Hastada kullanılan implant envoy medical firmasına ait esteem isimli bir ürünmüş. Detaylı bilgi için: http://www.envoymedical.com/)

Günün Videosu – Kandırmaca

Posted in Genel by kutusuzkutkut on Ağustos 25, 2011

Aşağıdaki videoda, sihirbaz/illüzyonist Marco Tempest, 3 adet ipod kullanarak farklı bir gösteri sunuyor. Gösteri sırasında gerçek, kandırmaca, yalanlar hakkında düşündürücü konulara da değiniyor. Değişik bir çalışma olmuş, buyrun izleyin(kaynak:mashable) :

Neden Böyle?

Posted in Genel by kutusuzkutkut on Ağustos 17, 2011

Farklılıklar, aykırılıklar, uçuk hayaller, bizi biz yapan şeyler, yaşlar ilerledikçe ve bizler toplumun tornasından geçtikçe benzerliklere, aynılıklara, rutin hayatlara, bizi herkes gibi yapan şeylere mi dönüşüyor acaba?  Hepimiz dış çerçevesi birbirinden çok da farklı olmayan benzer hayatları yaşarken, içimizde aslımızdan kalan kırıntılarla idare mi ediyoruz yoksa?  Ver hayallerini, al güvenliği. Ver kendini, al kabullenişi. Gitarist olma, mühendis ol, arada çalarsın gene. Gezgin olma, bankacı ol, arada gezersin yine. Hayallerini kovalama, 8 – 5 sağlam işin olsun, hayal kurarsın gene. Belki doğrusu budur. Belki olmayacak hayallerin peşinde sürükleneceğimiz belirsizliklerden vazgeçip, olgunca gerçekleri kabulleniyoruzdur. Belki de çocuklara has cesaretten vazgeçip, yetişkinlere özgü korkaklıklara sığınıyoruzdur. Belki de gelmiştir zamanı: Ver düzeni, al kaosu!

The Think Tank

Posted in Genel by kutusuzkutkut on Ağustos 16, 2011

EcoATM

Posted in Genel by kutusuzkutkut on Ağustos 4, 2011

Dengesiz bir tüketim toplumunda yaşıyoruz. Üretilen her şey, herkese gücü yettiği oranda dağıtılıyor, tüketiliyor, geriye kalanlar ise çöp oluyor. Bu döngünün belki de en hızlı yaşandığı teknolojik ürünleri ele alalım. Çoğu kişi yeni bir iphone’u beklerken evlerde eski nokia telefonlar, cd çalarlar ve başka bilumum çeşit 2 yıl önce alınmasına rağmen tarih öncesinden kalma antika muamelesi yapılan elektronik eşya evlerimizin çekmecelerini süslüyor. Bu eşyaların kimisi satılıyor, kimisi birilerine veriliyor, pek çoğu ise bir süre sonra çöplüğün yolunu tutuyor.  Aslında hala ekonomik değer taşıyan ve atık olarak çevreye çok zararlı olabilen elektronik aksamlar, bilgisizlik, geri toplamanın maliyeti ve zorluğu, yaygın toplama kanallarının olmaması gibi nedenlerle “geri dönüşüm” diye adlandırdığımız ve her sağlıklı ekosistemin vazgeçilmezi olan aşamayı by-pass geçiveriyor.

 

Bu “Üret-Tüket-Çöp” döngüsünden “Üret-Tüket-Yeniden Değerlendir” döngüsüne  nasıl geçilebilir? Bu konuyla ilgili başarılı bir proje ABD kökenli bir firma tarafından geliştirilmiş. Firma, EcoATM adını verdikleri cihazları herkesin ulaşabileceği belli noktalara yerleştiriyor(şu an ABD’de 16 noktada aktif). Bildiğimiz bankamatik görünümlü bu cihazlar, kullanıcıların getirdikleri elektronik eşyaları tanımlayarak bir değer biçiyor. Bu sayede kullanıcılar ister eski elektronik eşyaları geri dönüşüm için bağışlayabiliyor, isterlerse de cihazlarına biçilen bedeli alabiliyorlar ya da çeşitli firmalardan indirim kuponları kazanabiliyorlar. Birçok defa ödüllendirilen bu proje sayesinde bireyler geri dönüşüme özendirilirken, geri dönüşüm firmaları da elektronikler tek bir noktada toplanıp önden değerlendirilmeleri yapıldığı için maliyet avantajı sağlamış oluyor. Bizim belediyelerimiz, kent konseylerimiz, sivil toplum kuruluşlarımız bu tarz yenilikleri benimsese daha temiz, çevreye daha duyarlı, bilinçsiz tüketime karşıt bir toplum olsak, diğer ülkelere örnek olsak… İlgilenenler için: ecoATM.

2011 Seçimleri – II

Posted in Genel by kutusuzkutkut on Haziran 10, 2011

Demokratik bir seçimin ana gayesi toplumun farklı görüş ve düşüncedeki kesimlerinin temsilcilerini meclise sokmaktadır. Bu sayede o faklı görüşler meclis çatısı altında tartışılarak, toplumsal uzlaşı yoluyla toplumun bütününü etkileyecek ve demokrasi çerçevesinde toplumun bütünü tarafından kabul görecek(en azından uyulacak) idari kararlara dönüşür. Toplumu oluşturan farklı görüşteki bireylerin temsilcilerinin meclise taşınmasındaki en önemli engel ise baraj sistemidir. Mecliste 550 sandalye olduğu düşünüldüğünde, normal şartlar altında her %0,2 oya (yani yaklaşık 35 milyon seçmen olduğu var sayılırsa 70.000 oya ) bir milletvekili seçilebilmelidir. Başka bir deyişle, aynı görüş altında toplanabilen her 70.000 kişi meclise 1 temsilci göndere bilmelidir. Ne var ki sadece ülkemizde değil, pek çok batılı ülkede de baraj sisteminin bu demokratik oluşumun önüne pragmatik nedenlerle geçtiğini görüyoruz. Pragmatik nedenlerin başında şu geliyor: Barajsız bir sistemde meclis çok parçalı bir yapıya bürüneceği için, koalisyon oluşturmadan hükümet kurmak mümkün olmayacak, 2-3-4 partinin koalisyonundan oluşacak hükümetlerin de idaresi zor olacaktır. Ülkemizi diğerlerinden ayıran önemli bir fark, çoğu ülkede baraj oranları %3- %5 arası değişirken, bizde baraj oranının %10 olmasıdır. Bu sebeple 2007 seçimlerine bakıldığında barajı geçemeyen partilerin toplamda %13 civarında oy aldığını görüyoruz ki bu toplumun önemli bir kısmının doğrudan yönetime katılamadığını gösteriyor. Gelişmiş demokrasilerde bu soruna belirli çözümler üretildiğini görüyoruz. Birinci ve belki de en etkili çözüm, sivil toplum kuruluşlarını güçlendirmekten geçiyor. Bu sayede baraj engeline takılan kesimler kendi görüş ve sorunlarını etkin sivil toplum örgütlerinin çatıları altında dile getirebiliyor, kamu nezdinde siyasiler üzerinde baskı yaratarak haklarını ve taleplerini gündeme getirebiliyorlar. Baraj engelinin etrafından dolaşmaya yarayan bir diğer yöntem ise oylama yapısıyla oynamaktan geçiyor. Mesela Avustralya’da seçmenler bir kişiye oy vermek yerine tercihlerini 1 den 5 e kadar sıralıyorlar. Birinci sıradaki adayları barajın altında kalırsa oyları ikinci tercihlerine geçiyor. İkinci tercihleri de baraja takılırsa üçüncü tercihlerine doğru oy akışı devam ediyor ve bu sayede oy aktarımı yoluyla oyların çarçur edilmesi önleniyor(preferential voting).

2011 seçimleri her şekilde %10 barajına göre şekillenecek. Umuyorum bir sonraki seçimde çok daha düşük seviyelerde bir baraj ve güçlenmiş sivil toplum hareketleri ile ülkemiz hakkettiği çok sesli demokratik yapıya kavuşur. Azınlığın, farklı sesin görmezden gelindiği bir toplum yerine her fikrin, her sesin eşit ilgi ile değerlendirildiği bir toplum gerçek anlamda demokrasiye yaklaşır, o zaman seçimleri çoğunlukta olanlar değil, hepimiz kazanırız.

2011 Seçimleri – I

Posted in Genel by kutusuzkutkut on Haziran 8, 2011

Seçimler yaklaşıyor. İdeal bir demokratik yapıda, halkın her kesiminden farklı görüş ve düşüncedeki kişiler kendilerini en iyi temsil edeceklerine inandıkları adaylara oy verecekler. Bir önceki cümlenin başındaki “ideal” kelimesine ise bir parantez açmak gerekiyor. Sorun şu ki oy veren bir çok seçmen kime, niçin oy verdiğinin bilincinde değil. Partilerin hazırladıkları seçim bildirgeleri ile bankaların hazırladıkları kredi sözleşmelerinin kaderleri aynı, ikisini de okumadan imzalıyoruz. Çok az bir azınlık partilerin duruş ve görüşlerini dikkate alarak karar verirken, bir çok kişi geçmiş tecrübe ve önyargılara, aile büyüklerinin tercihlerine, ya da liderlerin tavırlarına(delikanlı adam, halk adamı, vs) yakıştırmalar yaparak sandık başına gidiyor. Peki “bilinçli seçmen” in bir mit haline geldiği bu durumda, çoğunluğun yönetimine ne kadar güvenilebilir? Daha saf olduğum üniversite yıllarımda arkadaşlarımla bu sorunu tartışırken şöyle bir çözüm ortaya atmıştım: Partilerin proje ve seçim bildirgeleri üzerinden bir seçmen seçme sınavı(sss) yapılsın, seçmen olabilmek için herkes neye, kime oy verdiğini bilmek zorunda olsun. Tabi böyle bir durumda demokrasinin çökeceği, seçim hakkının sadece eğitimli belirli bir zümreye geçeceği, elitist bir yapı oluşup halkın diğer katmanlarının dışlanacağı gibi haklı endişeler taşıyan eleştiriler aldım. Aslında seçmen cehaletinin sadece eğitim düzeyi ile ilgisi olduğuna inanmıyorum. Önyargıları ve alışkanlıkları sonucu araştıramadan, incelemeden A partisine oy veren profesör ile ağası öyle dedi diye B partisine oy veren çobanın çok bir farkı olduğunu düşünmüyorum. Gerçek demokrasinin tesisinde en temel sorun işte burada yatıyor: hepimizin hayatını birebir etkileyecek kararları veren kişiler, projeleri, görüşleri üzerinden değil bir takım eğilimler, alışkanlıklar ve subjektif yaklaşımlarla belirleniyor. Böyle olduğu zamanda demokrasi, cahilliğin faşizmi için bir araca dönüşüveriyor. Çoğunluğun talepleri, azınlığın haklarını sindirebiliyor. Yine iyi işleyen bir demokraside, güçler ayrılığı çoğunluğun azınlık üzerinde baskı oluşturmasını ya da fırsat eşitsizliği yaratmasını engelleyebilirken, birçok ülkede görüldüğü üzere güçler arası ayrılıklar o kadar da net olamayabiliyor. Kadrolaşma, siyasi baskılar, bir takım yasal boşluklar üzerinden yargı bağımsızlığının kaybolduğunu, medyanın sesinin kısıldığını görebiliyoruz. Bu durumda demokratik yapının sağlıklı işlemesi için, her ne kadar çok zor görünse de bilinçli seçmen sayısını arttırmak gerekiyor. Bilinçli bir seçmen olabilmek için en doğrusu oy vermeden önce partilerin vaat ve seçim bildirgelerini incelemek, geçmişte yaptıklarını analiz etmek gerekiyor. Bir de böyle bir web sitesi var, doğru çalışıyorsa linke tıklayıp bir takım sorulara cevap vererek görüşlerinize en yakın partiyi tespit edebileceğinizi iddia ediyorlar, bir göz atmakta fayda olabilir. Umuyorum bu pazar basacağınız “Evet” mührünün içi yeterince dolu, gönlünüz de bir o kadar ferah olur.

Texas Park

Posted in Genel, hayat by kutusuzkutkut on Mayıs 17, 2011

Birkaç hafta önce arkadaşlarla İstinye Park’a gittik. Şimdi, İstinye Park dediğimiz yer farklı bir dünyaya açılan portal gibi benim için. Otoparkındaki otomobillerin değer toplamının milyon dolarları bulduğu, jeeplerin sıradanlaşıp doğan muamelesi gördüğü, her erkeğin korkulu rüyası olabilecek çanta-giyim-ayakkabı-takı mağazalarının cirit attığı bir mekandan bahsediyoruz sonuçta. Biz de yakında evlenecek bir dostumuz smokin bakar, hanımlar mağazalara seferler düzenler, biz de oturur bir şeyler içeriz diye(eş ve sevgililerimizin zerre kadar etkisi altında kalmadan(!)) bu akbil girmemiş lüks ormanına adımımızı attık. “Para, para, para” diye fısıldayan marka, otomobil ve ünlülerin kuşatmasında, Masa restorana kamp kurduk. Yenilgiyi çoktan kabul etmiş, mağaza seferlerinden bir ganimetle dönecek sevgililerimizin, aile bütçemizde oluşturabilecekleri kara deliğin boyutlarını hakkında atıp tutarken, şarap+güneş kombinasyonuyla rahatlamaya çalışıyorduk. Sadece ilahi müdahale ile açıklanabilecek bir mucize eseri verimsiz geçen bir seferden dönen sevgililerimizin boş elleri; içimizi şaraptan da güneşten de fazla ısıtarak keyifli bir sohbete önayak oluverdi. Biz muhabbete dalmış giderken; yaklaşmakta olan avcının kokusunu alan ceylanlar misali ortamda bir huzursuzluk ve geviş getirmeye ara verip ardı ardına çevrilen gözler, bizi de sessizleştirerek kimin geldiğine bakmaya zorladı. Vale Parking’e yavaşça bir Bentley yanaşıp otoparktaki otomobillerin toplam değerinde ciddi bir artış sağlarken, gözüm plakaya takıldı: “AGA”. Ağanın otomobilinden kısa boylu, komik ifadeli bir adam inerek yanında koruma, arkadaş ve genç kız arkadaştan oluşan “entourage”‘ı ile masalar arasında yürümeye başladı. Tavırları ve boyuyla, “para, para, para” diyen Bonaparte’ı hatırlatan bu kişi, meğer İstinye Park’ın efendisi “Para”nın Ağası Ali Ağaoğlu’ymuş. Ağa yanımdan kasıla kasıla geçerken, gözüm pantalonunun beline sıkıştırdığı ve hiç çekinmeden sergilediği tabancasına takıldı. İşte o an büyü bozuldu, bu lüks ormanı içi boş bir betonlar yığınına, paranın Ağası onun kölesine, milyonluk Bentley pahalı bir oyuncağa dönüşüverdi; para pul oldu. Paranın ne efendisi olduğumu sanacak kadar aptal, ne kölesi olacak kadar açgözlü, ne parayla gelen ağalığın bir değeri olduğuna inanacak kadar cahil, ne onun mutluluğun kaynağı olduğunu düşünecek kadar saf olmadığıma şükrettim. Önce elimdeki şarap kadehine, sonra masamdaki dostlarıma baktım. Gülümsedim…

Dipnot: Vale sırasında otoparktan getirilen arabamızı beklerken, oradaki sorumlu arkadaşın yanına bir bayan yaklaştı. Kendisine ayrılmış özel alana park etmiş Ali Ağaoğlu’nun aracını göstererek “Normalde araçlar otoparka çekilirken, bu aracın burada durmasının özel bir sebebi var mı?” diye sordu. “Bahşiş meselesi abla sonuçta” deyiverdi adam dürüstçe. Ali Ağaoğlu, bahşiş olarak 100-150 TL veriyormuş her geldiğinde.

Dipnot 2: Büyüyü bozan ne zenginlik, ne gösteriş, ne lükstü. Sonuçta kim ne derse desin, şöyle zengin oldu, böyle kazandı safsatalarına hiçbir zaman itibar etmedim. Başarılı bir iş adamı olabilir, çalışkanlığıyla elde ettiği geliri sonuna kadar hak ediyor olabilir. Ama başarı ve çalışkanlığıyla elde etmiş olduğu saygın konumunu hal ve tavırlarıyla sadece “parası olan kişi” seviyesine çektiğini düşünüyorum.

Günün Videosu – Ayı Dansı

Posted in Genel by kutusuzkutkut on Nisan 25, 2011

Pazartesi günü neşesi olsun bu video da madem… Koskoca ayının da bir sırt kaşımak için aleme rezil olması da üzücü tabi, buyrun sesini açarak izleyin.

Günün Videosu – Parti zamanı

Posted in Genel by kutusuzkutkut on Nisan 22, 2011

Gene geldik güzelim cumaya! Akşam haftanın yorgunluğu atılacak, dışarı çıkılacak, eğlenilecek. Siz gene de midenizde parti vermeden önce aşağıdaki videoyu bir izleyin, cumartesi sabahına baygın girmeyin!

Günün Videosu – Lokum Problemi

Posted in Genel by kutusuzkutkut on Nisan 21, 2011

“Tom Wujec “lokum problem”iyle ilgili yaptığı şaşırtıcı derecede derin araştırmayı sunuyor — kuru spagetti, yaklaşık bir metre bant ve bir lokumla basit bir takım kurma egzersizi. Bu içerikle en yüksek kuleyi kim kurabilir? Ve neden her zaman sürpriz bir grup ortalamadan daha iyi sonuç elde ediyor?” Aşağıdaki videonun(Türkçe altyazılı) ted.com daki açıklaması aynen böyle. Bu kule kurma oyununu oynayanlar arasında mühendisler, üniversite mezunları, anaokulu öğrencileri, Forbes 500 CEO ları var. Kimin daha başarılı olduğundan çok neden böyle olduğu konusuna odaklanmanızı tavsiye eder, iyi seyirler dilerim. ( Video ilginizi çektiyse projenin web sitesine buyrun).

Günün Videosu – Evet, Hayır, Evet ?

Posted in Genel by kutusuzkutkut on Nisan 20, 2011

Çocuğun saflığına hiç boşuna gülmeyin, insan psikolojisinin güzel ve sevimli bir örneği aslında bu video. Belki yetişkinlerin tartışmaları bazen bir yere arabayla mı yürüyerek mi gitmekten daha karışık görünebiliyor ama bir çok tartışmanın temeli videodakiyle aynı. Hepimiz bazen işi inada bindirip tartışmak için tartışıyoruz, doğru olduğunu düşündüğümüzü değil kendi dediğimizi kabul ettirmek için tartışıyoruz, “evet” dedirtmek için tartışıyoruz(aslında “hayır” dedirtmek istesek bile). Ve inanın bu tatlı ufaklıktan çok daha komik hallere düşebiliyoruz. Tabi şunu da fark etmek gerek, sadece işi anlamsızca inada bindiren taraf değil, bu anlamsız tartışmayı, videodaki baba gibi ufak bir manevrayla karşı tarafı kazandığına ikna edip çözmek yerine, işi kavgaya çevirmeyi başaran taraf da bir o kadar komik olabiliyor, lakin tek taraflı inatlaşma diye bir şey olamaz. Siz en iyisi işi inada bindirdiğinizde ya da karşı taraf inatlaştığında bu videoyu hatırlayıverin, gülün, çözülün ya da çözün, hayatın tadını çıkartın!

Günün Videosu – Japon İşi

Posted in Genel by kutusuzkutkut on Nisan 19, 2011

Buyrun, Drill Inc. firmasından Morihiro Harano’nun bir telefon firması için çektiği reklamı izleyin. Bırakın 118 33 reklamlarının kabus müziği yerini Bach’ın ” Jesu, Joy of Man’s Desiring” bestesinin bu olağanüstü yorumuna bıraksın. Sesi ve zihninizi açarak izleyiniz.

Günün videosu – Tembel Hayvan

Posted in Genel by kutusuzkutkut on Nisan 18, 2011

Aşağıdaki videoda bir tembel hayvanın(ing: sloth, bilgi için buyrun) hayatından kesitler görüyoruz. Bu yarı kör, yarı sağır hayvanlar dünyanın en yavaş memelilerinden olmalarının yanısıra sadece gerçekten gerektiğinde hareket ediyorlar, hareket ettiklerinde ise olabildiğine yavaşlar. Yerdeyken azami hızı dakikada 2 metre olan bu arkadaşlar, günde en az 10 saat uyuyorlar, daha çok benim pazar günkü halimi hatırlatıyorlar. Hazır hafta başlamış, pazartesi koşturmacası almış başını gitmişken, siz de bu video ile idare edin, bırakın içinizdeki tembel hayvan pazara kadar kestirsin biraz!

Günün Videosu – Bugün Cuma

Posted in Genel by kutusuzkutkut on Nisan 15, 2011

Bugün cuma, delirmece serbest. Huzurlarınızda 90’lı yıllarımıza darbe vurmuş bir deli.

Tagged with: ,
%d blogcu bunu beğendi: