kutusuzkutkut

Ne Yiyeceğiz – Gıda Güvenliği

Posted in Genel by kutusuzkutkut on Nisan 26, 2013

“Ne yiyeceğiz?” sorusu içinde gıdaların temini, güvenliği, etiği, dağıtımı gibi birçok konuyu içeren basit görünümlü kompleks sorulardan. Maslow hiyerarşisinin temellerinde yer alan bu soruya gıda sektöründe çalışan biri olarak ben de kafa yoruyorum ve kendimce oluşturduğum cevapları yazıya dökmek istiyorum. Sorunun gıda güvenliği ayağıyla başlayalım.

Gıda güvenliği, yediğimiz besinlerin üretim alanından sofralarımıza gelene kadar süre içinde zincirin tüm halkalarında hijyen ve sağlık koşullarına uygun olarak denetlenebilir ve izlenebilirlik prensiplerine bağlı bir şekilde hareket etmesini içeriyor.Yani gıdanın sadece üretim anında değil tedarik, depolama, taşınma, dağıtım gibi süreçler içerisinde de insan sağlığını riske atmayacak şekilde ilerlemesi anlamına geliyor. Avrupa Birliği bu durumu özetlemek için gıda güvenliği politikalarında “from farm to fork/table” yani “tarladan çatala/sofraya” tanımını kullanıyor ve gıda güvenliğine ciddi bir bütçe ve emek harcıyor. Gene de insan sağlığına doğrudan etki eden gıda güvenliğini tam anlamıyla sağlamak o kadar da kolay olmuyor. Marketten aldığınız basit bir gofretin bile içinde onlarca ürün ve o ürünlerin her birinin kendi ayrı tedarik zinciri olduğunu düşündüğünüzde sistemin karışıklığını ve denetimin zorluğunu algılayabilirsiniz. Bu karışık sistemlerde zincirinin bir halkasının kasıtlı(hileli ürün) ya da kasıtsız(yanlış uygulama) gıda güvenliğini tehdit etmesi ise bütün sistemi çökertebiliyor. Mesela Gıda Bakanlığı’nın geçtiğimiz yıl içerisinde uygulamaya soktuğu denetim ve teşhir politikası sayesinde hep şüphelendiğimiz bazı tehditlerle yüz yüze geldik. Bal niyetine yediğimiz mısır şuruplarından, jelatin katılmış yoğurtlara kadar gıda güvenliğini ihlal etmiş pek çok ürünle karşılaştık. Benzer şekilde izlenebilirlik konusunda ciddi aşama kateden ve katı gıda güvenliği yasaları ile öne çıkan Avrupa Birliği de geçtiğimiz günlerde at eti skandalı ile sarsıldı. Özellikle Nestle, Ikea gibi tedarik zincirlerinin hassaslığı ile övünen ve her türlü kalite, denetim belgesine sahip marka firmaların bile ürünlerinde at etine rastlanması bütün spotları “Yediğimiz gıda ne kadar güvenli?” sorusunda topladı. Her ne kadar ülkemizde bu tartışma daha çok “At eti yenir mi? Fransız ustalardan tarifler!” eksenine kaysa da asıl sorun çok sağlam olduğu düşünülen gıda güvenliği zincirinin kırılmasıydı. Kaldı ki daha sonra yapılan ileri tetkiklerde at eti karışmış kimi ürünlerde insan sağlığına zararlı ve atlarda kullanılan antibiyotiklere rastlandı. (At eti skandalı ve nedenleri hakkında güzel bir makale için tıklayın!)

Peki ne yapacağız? Açıkçası bu konuda en büyük görev bakanlığa ve denetçilere düşüyor. Sıkı denetim ve teşhir politikasının devam etmesi, yasal destek(örn: Sucuk üretiminde karışık et kullanımının önlenmesi) sağlanması, iyi uygulamaların anlatılıp özendirilmesi ve sektör temsilcileriyle yakın ilişki kurularak sorunların temeline inilmesi şart görünüyor. Bunların yanında Avrupa’daki EFSA benzeri, politika oluşturuculara ve kamuoyuna gıda güvenliği konusunda düzenli olarak bilimsel görüş sunan(Tübitak çatısı altında da olabilir) bir kuruma ihtiyaç olduğunu düşünüyorum. Özellikle kamuoyunun sansasyonel medya haberleri ya da yanıltıcı içerikli zincir e-postalardan korunması için düzenli olarak bilgilendirilmesinin önemli olduğuna inanıyorum( Bu konuda denk geldiğim bir sivil toplum kuruluşu da Gıda Güvenliği Derneği). Bireysel tüketiciler için ise her ne olursa olsun güçlü/güvenilir markaları tercih etmek en az riskli yöntem gibi görünüyor. Aynı şekilde hazır gıdalardan mümkün olduğunca uzak durmak da akıllıca bir yöntem olarak karşımıza çıkıyor. Sonuçta hazır satılan bir kek aldığınızda, maliyet, raf ömrü, tüketici tercihi gibi bir çok faktör göz önüne alınarak hazırlanmış bir ürün alıyorsunuz ve içerik listesi kabardıkça sürecin karmaşıklığı ve dolayısıyla riski artıyor. Kısacası süreci basitleştirip mutfaklarımızdaki fırınların başına geçmekte fayda var!

Reklamlar

Kaçmak

Posted in hayat by kutusuzkutkut on Nisan 18, 2013

Paul Auster, Invisible kitabından bir not(sf.87):

… and fitfully indulge in the escapism of watching films(thanks to a DVD player, loyal friend to the solitaries and shut-ins of this world).

Sadık dostumuz bazen bir DVD oynatıcı, bazen bir kitap ya da oyun konsolu olsa da hepimiz zaman zaman kendi gerçekliğimizden kaçmıyor muyuz? Bazen gerçeğin bir kısmından, bazen hepsinden saklanmıyor muyuz? Adına bazen kafa dağıtmak, bazen stres atmak desek de temelinde gerçekliğimizin sıkıntılarından, sorunlarından, zorluklarından kaçıp sığınıveriyoruz başka/yaratılmış gerçeklikliklere. Sorun toplumun gerçekleriyle ters kesiştiğimizde başlıyor. Bazı kaçışlar: “Bütün gün evde boş boş film izliyor” oluyor ya da “kitapların arasına saklanıyor” hatta “çalışmaktan kaçtığı için master yapıyor”. Ortak gerçeğimizin dışına çıkanlar, sorumsuz, tembel, asosyal, aklı bir karış havada gibi sıfatlarla cezalandırılıyor hemen. Peki ama “gerçek”ortak olmak zorunda mı? Ya da ortak gerçeklikte Tutunamayanlar ordusuna mensup olmaktansa kendi gerçekliğine tutunmaya çalışanlar olamaz mı, olmamalı mı? Gördüğümüz, ellediğimiz, algıladığımız gerçek dışında kitap sayfalarında, bilgisayar ekranlarında farklı bir algıda farklı bir gerçeklik bulanlar akıl hastası mı acaba? Hepimiz zaman zaman kendi gerçekliğimizden kaçtığımıza göre deli mi hayalci mi normal mi olduğumuza nasıl karar verilecek; kaçış sıklığı, şiddeti, süresi hangisi kriter? Into the wild‘ın Christopher’ını nasıl tanımlayacağız mesela? Sanatta gerçekçiliğe tepki olarak doğan sürrealismin, absürdismin kabul gördüğü gibi yaşamda da toplumsal gerçeğimize tepki olarak doğan akımları kabul edebilecek miyiz bir gün? Son soru: Kölesi olduğumuz, kaçış aradığımız gerçekliklerden(hepsinden ya da birkaçından belki bir tanesinden); kaçma ihtiyacı hissetmeyeceğimiz gerçekliklere doğru kaçsak ayıp olur mu gerçekten? Çok soru oldu, cevaplar ise uzun mu uzun bir akşam sohbetinin malzemesi olsun en iyisi…

(Kaçış konusunda uç örneklerden biri de Japonya’daki “Hikikomori” kavramı. Kimine göre bir hastalık, kimine göre kültürel bir akım, kimine göre bir tepki hareketi olan hikikomori, genç yaşlarda eve kapanan, dış dünyayla ilişkisini minimize eden Japonlar için kullanılıyor.)

#TEDxRESET2013

Posted in Genel by kutusuzkutkut on Nisan 17, 2013

TEDxreset2013’ün teması “Kritik Kavşaklar”dı. İki gün boyunca gerçekten seçer miyiz, yanlış karar var mıdır gibi sorularda beyin içi yolculuklara çıktık, konuşmalar arası muhteşem müzik performansları izledik, akıldaşlarla kahve içtik, kahve aralarında konuşmacıları sıkıştırdık. Akıl defterime not ettiklerimi bu blog üzerinden zaten paylaşacağım ama öncelikle değinmek istediğim bir konu var. “Ne yaptınız yani şimdi tam olarak?” Tedxreset ile ilgili en çok karşıma çıkan soru sanırım. Sorunun tonlaması ve suratlarda mimiklenmesi ise soruyu soranın karakterine göre değişiklik gösteriyor. “Kestirmeciler” kestirme yoldan ne elde ettiğimi kavramaya çalışıyorlar. Aradıkları cevaplar arasında “milyon dolarlık iş fikri buldum/hayatın anlamını çözdüm/Microsoft Genel Müdürü ile kanka oldum” var, aldıkları cevaplar somut getirilerden uzaklaştıkça ilgileri dağılıveriyor. Muhafazakarlar ise daha şüpheli yaklaşıyorlar. Aldıkları cevaplardan yola çıkarak etkinliği entel-dantel işler olarak niteliyorlar. Kimisi ünlü konuşmacı olup olmadığına göre değerlendiriyor TEDx’i, bazısı da stand-up kıvamında birşeyler canlandırıyor sanırım kafasında. “Ne için/niye gidiyorsun/zaman harcıyorsun?” sorularına verdiğim “düşünmek için!” cevabı genelde kafi gelmiyor. Böylece bu blog yazısının konusu ortaya çıkıyor, olabildiğince nedir/ ne değildir açıklayıp bir sonraki etkinlikte daha doğru sorularla karşıla(ş/n)mak!

TED nedir?

TED ingilizce Technology, Entertainment ve Design kelimelerinin baş harflerinden oluşur. Kar amacı gütmeyen bu oluşum hedefi “paylaşılmaya değer fikirler”’i kısa ve etkileyici sunumlar halinde dünyaya aktarabilmektir. Daha fazla bilgi için web adresi: www.ted.com , örnek bir konuşma için: http://www.ted.com/talks/sir_ken_robinson_bring_on_the_revolution.html

TEDxreset nedir?

TED konuşmaları popüler olunca dünya genelinde daha lokal etkinlikler düzenleme ihtiyacı ile TEDx’ler oluşmuştur(TEDxLondon, TEDxDubai, vs.). Bu etkinlikler TED formatında(ücretsiz lisans ile) ve desteğiyle düzenlenmekle beraber yerel küratörler tarafından organize edilmekte ve bağımsız olarak hazırlanmaktadır. Türkiye’de düzenlenen etkinliğin adı da küratör Ali Üstündağ tarafından TEDxİstanbul vs. yerine zihinleri sıfırlamak manasına gelen TEDxreset olarak konmuştur. 2010 yılından beri her sene düzenlenmektedir. Daha fazla bilgi için web sitesi: http://www.tedxreset.com/

Konuşmacılar kim?

Konuşmacılar etkinlikleri düzenleyen kafa takımı tarafından her senenin konseptine uygun olarak paylaşmaya değer fikri/hikayesi olan kişilerden seçiliyorlar. Aralarında CEO’lar, gazeteciler gibi ünlü olanları da var daha az bilindik ama alanında bir fark yaratmış kişiler de. Bu senenin konuşmacıları kimdi diye merak ediyorsanız(hızlı örnekler: Borusan CEO’su Agah Uğur, Zaytung kurucusu Hakan Bilginer, Öğretim Üyesi Levent Erden) buyrun: http://www.tedxreset.com/Konusmacilar

Tüm konuşmalar etkileyici mi?

Hayır. Aralarında çok başarısız ve sıkıcı olanlar da var. Gene de ben şunu fark ettim: en sıkıcı konuşmaları dinlerken bile beynim konuşma konusu başta olmak üzere çeşitli konulara odaklanıveriyor. İnanın bana günlük koşturmaca içerisinde bazen üzerinde çok düşünmemiz gereken şeyleri hiç düşünmüyoruz. Etkileyici konuşmalar zaten beyninizde kıvılcımlar çaktırıyor, beğenmediğiniz konuşmalar ise en azından derin bir konuda düşünme fırsatı sağlıyor.

Tamam da birilerinin çıkıp konuşmasını dinlemenin ne faydası var ki?

Bir kere o birileri “paylaşmaya değer fikirler”i olduğu için oradalar. Bazı konuşmalar tüm odağınızı topluyor, ilham veriyor, beyninize düşünce tohumları saçıyor, ufkunuzu geliştiriyor, yaratıcılığınızı körüklüyor. Benim için kaliteli, anlamlı ve yaratıcı düşünce gücü kullanmama önayak oluyor diyebilirim. Ayrıca konferans sırasında çok keyifli bir ortam oluşuyor. Konuşmalar arası müzik performansları, düşünmeyi seven yaratıcı bir kitle ile kaynaşma fırsatı, konuşmacılarla birebir konuşma fırsatı da cabası(bu fırsatla after party’de üçüncü biradan sonra “ölümsüzlüğe ulaşacak mıyız” kapsamında sıkıştırdığım Vestel Yönetim Kurulu üyesi ve TTGV(Türkiye Teknoloji Geliştirme Vakfı) başkanı Cengiz Ultav’a sabrı ve samimi cevapları için teşekkürü borç bilirim!).

Bu etkinliklere nasıl katılınır?

Bir kere tüm konuşmalar (TED ve TEDxler) ücretsiz ve altyazı seçenekleri ile birlikte internette mevcut(etkinlikler sırasında canlı sunumlar da var). Etkinliğe katılıp biraz da havayı soluyup konuşmaları canlı izlemek istiyorsanız durum şöyle: Ana TED konferanslarına ilgi çok yoğun olduğu için hem ücretler yüksek hem de kontenjanlar aylar öncesinden doluyor. TEDxreset ise kontenjan sorununu bu sene Maslak TİM’e taşınarak çözmüş görünüyor(daha önce Boğaziçi Üniversitesi’nde çok daha kısıtlı katılımcı ile organize ediliyordu). Fiyatlar da oldukça makul, bu sene iki günlük etkinlik için(öğle yemeği/ara ikramlar/after party dahil) tam 90TL öğrenciler 29 TL’idi.

Aquaponics

Posted in Uncategorized by kutusuzkutkut on Nisan 11, 2013

Simbiyotik sistemler, kapalı devre döngüler, bir sistemin artığını girdi olarak kullanan yapılanmalar hep dikkatimi çekmiştir. Defterlerim arasındaki bir not işte tam bu konuyla ilgili: “Aquaponic Systems”. Aquaponic sistemler kısaca balık yetiştiriciliği ile bitki ziraatini aynı çatı altında birleştiren ve ekonomik değer katmayı amaçlayan bir üretim tarzı. Şöyle ki, bir tank içerisinde beslediğiniz balıkların dışkıları, su akışıyla, içinde bu dışkılarla beslenen ve zararlı üre gibi maddeleri azota çeviren bakteriler olan bir kanaldan geçerek topraksız tarım yapacağınız ikinci bir tankta toplanıyor. Bitkiler kendileri için yararlı azot gibi bileşikleri kullanarak suyu filtreliyor, siz de bu suyu geri balıkların tankına aktarıyorsunuz. Suyu filtreleyerek kullandığınız için buharlaşma ile kaybolan su dışında sisteme su ilave etmenize gerek kalmıyor. Bitkileriniz de ilave kimyasal kullanmadan, bakımı minimize ederek(toprak olmadığı için çapa vs. derdi yok) yetiştirmiş oluyorsunuz. Toprak ve suyun kısıtlı olduğu alanlar için çok verimli bir yapılanma anlayacağınız üzere. Özellikle küçük çaplı, kendi yiyeceğini yetiştirmek isteyen aileler tarafından çok farklı uygulamaları ve videolarını internette bulabilirsiniz. Uzun vadede bu tarz sistemlerin endüstriyel uygulamalarının da artarak, sahip olduğumuz kaynakları verimli, sürdürülebilir ve çevreye duyarlı bir şekilde kullanımasına katkı sağlayacağına inanıyorum. Ben aşağıda biri ev tipi diğeri endüstriyel(tasarım) içeren iki tanesini paylaştım, çok daha fazlası youtube’da mevcut. (Ev kullanımı için tasarlanan bir sistemin kickstarter’da da ciddi destek gördüğünü belirtmek lazım, ilgilenenler burdan tıklasın.)

Edit: İlave bilgi olarak şöyle bir makaleye rastladım: http://www.theatlanticcities.com/arts-and-lifestyle/2013/03/farming-technique-will-revolutionize-way-we-eat/4880/

Toplumsal Bilinci Yeniden Programlamak

Posted in Uncategorized by kutusuzkutkut on Nisan 8, 2013

Dün oynanan Fenerbahçe – Orduspor maçında Ordu tribünlerinden atılan bir cisim Fenerbahçeli futbolcu Caner Erkin’in kafasını yardı. Bunun üzerine koyu Galatasaray taraftarı olan bir arkadaşım twitter’a şöyle yazdı: Sahaya bir şey atanları hatta atlayanları anlamakta ciddi sıkıntı yaşıyorum..cahil misin deli mi? Twitter üzerinden konuşmaya başlasak da 140 karakterin derdimi anlatmaya yetmeyeceğine kanaat getirdiğimden en iyisi bir blog yazısıyla kafamdakileri bugüne not düşeyim istedim. Öncelikle konunun kesinlikle cehaletle ilgisi olmadığını düşündüğümü belirterek söze başlayayım. Cehalet, bilmemek ile ilgilidir. Yani “cahillikten dolayı yanlış yaptım” diyorsanız yaptığınızın yanlış olduğunu bilmediğiniz anlamı çıkar. Oysa sahaya attığınız cismin birini yaralayabileceğini ve bunun yanlış olduğunu okuma yazması olmayan da bilir, üniversite mezunu da. Sorun yanlış olduğunu bile bile yanlışı yapmaktadır. Bu bağlamda “cehalet” kelimesi bana doğru tanım olarak gelmiyor. Bana göre sahaya cisim atan zihniyet ile yaya geçidinde durmayan, yere çöp atan, alkollü araba kullanan zihniyet aynıdır. Bir dönemin sloganı haline gelmiş “Eğitim şart!” cümlesi geçerli olsaydı bugün hiçbir üniversite mezunu yere çöp atmaz, tribünde küfretmez ya da alkollü araç kullanmazdı. Kısaca sorun eğitim/cehalet seviyesinde değil toplum bilincinde “Cool/Havalı davranış”, “erkeklik/delikanlılık”, “kurallar/kurallara tabii olanlar ve ben” kavramlarının nereye oturduğu ile ilgili hale geliyor. Eğitimin rolü açısından, maç içerisinde küfrü devam ettiren hatta başlatan üniversitelerin taraftar gruplarına bakmak yeterli, ya da alkollü direksiyon başına geçen “bana dokunmaz/bana bir şey olmaz” diyen arkadaşınızı/kendinizi aklına getirmeniz, otobanda giderken elindeki peçeteyi pencereden atanları hatırlamanız yeterli. Avrupa’da bir geziden sonra gelip “ne kadar medeniler, hiç korna sesi bile duymadık” cümlesinin öznesi eğitim seviyesi değil toplumsal bilinçlerine gereksiz korna çalmanın ayıplanacak bir davranış olduğunun kodlanmasıdır. Dolayısıyla ilk yapılması gereken bu “sevimli/havalı/küçük yaramazlıkları/ önemsiz,olağan suçları” itibarsızlaştırıp “ayıplanacak/utanılacak/kabul edilmeyecek davranışlar” olarak toplum bilincinde programlamaktır. Peki bu nasıl olacak? Haydi biraz beyin fırtınası yapalım.

a) Medya ve kamuoyunda bu tarz davranışlar zaten eleştiriliyor. Bu eleştirilerin artarak devam etmesi ve medya önünde sonuçlarının teşhir edilmesi lazım. Dünkü olaydan örnek verecek olursak, medyada maçta olay olduğunu ve Orduspor’un ceza aldığını okuyoruz ama spesifik olarak suçu işleyenlere ne olduğu arada kaybolup gidiyor. Genel “tribün terörü”, “ xspor taraftarları” yerine suçu işleyenler tespit edilip bireysel olarak ceza süreçleri/pişmanlıkları/tribün yasakları vs. işlenmeli, çığırtkanlığı yapılmalı. Klüp yönetimlerinin, taraftar gruplarının mutlak desteği sağlanmalı.

b) Yerel yönetimler belirli konulara odaklanarak, toplum desteğini arkasına alarak öyle kampanyalar üretmeli ki istenmeyen davranışlar boğulsun, kaçacak yer bulamasın. Örnek olarak amaç yaya geçitlerinde yayaya yol verilme oranını arttırmayı sağlamaksa yaya geçitleri yenilenmeli, gerekirse 1-2-3 ay başına trafik polisi konulmalı, bölge içinde küçük etkinliklerle davranış özendirilmeli(mesela yaya geçidinde duran sürücülere şeker ikram etmek gibi sürekli olmayan ama medyatik etkinlikler), uymayan sürücülere trafik cezasının yanında zorunlu x saat “medeni trafik” dersi verilmeli. Benzer şekilde sivil toplum kuruluşları ve okullar, gönüllü yaya geçidi sorumluları sağlayarak destek verebilir.

c) Yerel idarelerle işbirliği içerisinde çalışacak ve yasal iş kalabalığından görevi gereği ayrışacak ihtisas mahkemeleri kurulabilir. Bu mahkemeler hapis vs. cezaları yerine sadece kent içindeki çevreyi kirletme, giriş önü park gibi genelde cezaları ufak olduğu için uğraşılmayan, kent yaşantısını bozan sorunların üstüne gidebilir. Ceza olarak da para ve kamu görevi cezası(örn: 2 saat gözetim ile parklarda çöp toplama) verebilirler. Bu cezalar, ehliyet puanına benzer şekilde bir vatandaşlık puanı sistemi oluşturularak, sık puan cezası alanların kamu hizmetlerinden daha pahalı yararlanması gibi cezalarla desteklenebilir.

Aklıma bir çırpıda gelenler bunlar. Bazıları hayalci, bazıları uygulamada zor görünüyor olabilir ama özellikle belediyelerdeki paralı park sistemlerinin(tabiki “para” içeridiği için) birden nasıl popülerleşip hemencecik uygulanıverdiğini düşündükçe neden olmasın diyorum. O zaman ülkemiz ekonomik göstergelerin, GDP sıralamalarının çok ötesinde hayat kalitelerimize etki edecek olan medeniyet/yaşanabilirlik endekslerinin üst sıralarında kendimize yer bulabiliriz. Toplum eliyle “toplum mühendisliği”ne başta siyasi/yerel/stk liderlerimiz olmak üzere hepimizin daha çok kafa yorması gerekiyor.

İstemek

Posted in sinemaydı kitaptı kültürel işler, Uncategorized by kutusuzkutkut on Nisan 4, 2013

Markus Zusak’ın Hiç’inden bir alıntı daha(sf.388) :

  • “Ed?” dedi Ritchie, daha sonra. Hala suyun içinde duruyorduk. “İstediğim tek şey var.”
  • “Nedir o, Ritchie” Cevabı basitti.
  • “İstemek.”

“İstemek” çok erken tanıştığımız bir kavram. Bebekken karnımızın doyurulmasını talep etmekle başlayan isteklerimiz, daha sonra zenginleşmeye başlıyor. Astronot olmak istiyoruz ya da futbolcu, belki doktor, olmadı itfaiyeci. Aşık olmak istiyoruz, dünyayı dolaşan bir seyyah olmak istiyoruz, üniversite hiç bitmesin ya da yazlar daha uzasın istiyoruz. Sonrası biraz karışık. Orta yaş bunalımı mı dersiniz, ayakların yere basması mı, gerçeklerle yüzleşmek mi, yenilmek mi, kabullenmek mi, belki. Eşimizle iş çıkışı sinemaya gitmek istiyoruz, yemekten sonra kilonuza kafa takmadan tatlı yiyebilmeyi istiyoruz, bütün gün evde yatmak istiyoruz. İsteklerimiz içindeki arzu öğesini, heyecanı, macerayı kaybediyor sanki. Gerçekten, düşünsenize: astronot olmayı istemekle yemekten sonra sufle istemek cümlelerindeki “istemek” aynı anlamı taşıyor olabilir mi.. Hayat rutinleştiğinde, olması gibi gittiğinde, taşlar yerine oturduğunda, yaşam yolculuğunuzun platolarında dolaştığınızda insan bazen gerçekten ama gerçekten sadece “istemek” istemiyor mu? Bir şeyi gerçekten, tutkuyla, gözler parıldaya parıldaya istemek…

Ben de bu aralar en çok boşluk istiyorum sanırım. Yapacak iş olmadan evde oturup sıkılmak istiyorum. Boşlukta, sıkıntıda boğulurken ayaklarımı kuma vurup “ben bunu/şunu/onu istiyorum!” diye bağırarak yüzeye fırlamak istiyorum. Sıkıntıdan istek, istekten istemek, istemekten macerayı, maceradan anlamı doğurmayı hayal ediyorum. Bazen sadece “istemek” istiyorum.

The Hover Hand

Posted in Uncategorized by kutusuzkutkut on Nisan 2, 2013

Bir önceki yazıyı yazarken aklıma amerikalıların fırlama tabirlerinden biri daha geldi: The Hover Hand. Türk ergenlerinin de oldukça müzdarip olduklarını düşündüğüm bu durumun en önemli semptomu, ergen şahsın eli ile fotoğraf çektirdikleri bayanın vücudu arasında oluşan görülmez ve aşılmaz bir güç duvarı! Biraz utangaçlık, biraz özgüven eksikliği, biraz sapık damgası yer miyim korkusu harmanlanıyor ve ortaya bu ilginç fotoğraflar çıkıyor.(internette bu fenomene adanmış yüzlerce site olduğunu da ekleyeyim). 

Tagged with:
%d blogcu bunu beğendi: