kutusuzkutkut

Güneş kremleri

Posted in Genel by kutusuzkutkut on Haziran 23, 2010

Küçüklüğümden beri güneş kremi sürmeyi sevmem. O yağlı hissi, derimle temiz hava ve tuzlu deniz suyu arasına giren sevimsiz katmanı bir türlü kabullenemedim. Ne var ki günümüzün delik ozon tabakası, artan deri kanseri vakaları aklıma, bana bir şey olmaz diyerek egenin serin sularına çakılan ikarus‘u getiriveriyor. Mitolojik bir hikaye sonuçta ama güneşin de şakası yok, fena yakıyor.

En son geçen sene yazlığa gitmeden bir alışveriş merkezinde gezerken basit bir güneş kremi almak için Douglas diye bir parfümeriye girdim. Satıcı abla bana anlatıyor da anlatıyor, efendim koruma faktörleri, vitaminler, havuçlu katkılar, ultravioleler havada uçuşuyor. Ben bön bön dinleyip hipnotize halde kafa sallarken, arkalardan bir el koluma giriverdi. Sevgilim gözlerinde bir “nayırrrrrr” nidasıyla ve de anneler alışveriş merkezlerinde kaybettikleri çocuklarını dondurmacının önünde yakalayınca nasıl bakarlarsa öyle azarlayıcı bir bakışla alıverdi beni satıcının ellerinden. Böylece, az daha bir güneş kremi alacağım derken, bronzlaştırıcılı bilmem neli, bol özellikli, kozmetik ürün sınıfından güzel bir kazık yemekten son anda kurtulmuş oldum. Doğal olarak artık bu tip alışverişlerden (zevkle!) men edildim. Gene de geçenlerde newsweek okurken gözüme çarpan bir internet adresini sizlerle paylaşmak istiyorum: www.ewg.org/sunscreen (ilk girdiğinizde mail adresi soruyor, girmek zorunda değilsiniz, kutucuğun sağ alt köşesine tıklayın yeter) . Adamlar tutmuş yüzlerce güneş kremi ve markasını inceleyip not vermişler( en iyi 1 – en kötü 10). Yok oxybenzone içeriyor mu, A vitamini var mı(olmaması daha iyiymiş), faktörü kaç hepsini değerlendirmişler. Siz de yakınlarda güneş kremi alacaksanız bir göz atmanızı tavsiye eder, keyifli güneşlenmeler dilerim.. (Gerçekten, sırtınıza iki kutu yoğurt boca edilmiş bir halde yüzüstü yatarken aklınıza bu yazı gelmeden gidin bir güneş kremi alın)..

Reklamlar

Santorini: En romantik yunan adası!!

Posted in Gezi by kutusuzkutkut on Haziran 11, 2010

Geçen sene yaz tatilinde Santorini’ye gitme fırsatı buldum. Anlata anlata, öve öve bitiremeyince bazı arkadaşlarım da heyecana gelmiş, gitmeyi kafaya koymuşlar. Şimdi olur da başka merak eden olur tek tek anlatmaktansa blogda yazayım gitme niyeti olanlara amatör bir rehber olsun dedim.

Santorini’ye ülkemizden genellikle Kos adası üzerinden aktarmalı gemi seferleri(Kos adasından 8 kişilik pırpır uçaklarla da Santorini’ye ulaşım mevcut)var. Gemiyle yolculuk keyifli bir fikir olsa da hem yolun uzunluğu, hem aktarmalar arası bekleme, bavul taşıma eziyeti gibi faktörler göz önüne alındığında, günlerce tatil imkanınız da yoksa bence Santorini’ye en kolay uçakla gidebilirsiniz. THY ve Olympic Havayollarının İstanbul-Atina seferi(yaklaşık 45 dk.) ve üstüne bir Atina-Santorini(yaklaşık 25 dk. ve özellikle yaz zamanı farklı havayollarının sık sık seferi var) yakalarsanız oldukça rahatlıkla bu büyüleyici adaya ulaşabilirsiniz. Havaalanından otele transfer, araba kiralama gibi hizmetler için ülkemizde wts turdan, yunanistanda hellenic island services‘dan faydalanabilirsiniz. Sadece araba kiralamak istiyorsanız, ki araba kiralamanızı şiddetle tavsiye ederim(özellikle başkent Fira’da park sıkıntısı olsa da), şu bağlantıdaki firmayla temasa geçebilirsiniz. Konaklama konusunda çok fazla seçenek olmakla birlikte benim konakladığım Tzekos Villas‘ı, muazzam manzarası ve otantik odalarını göz önüne alarak rahatlıkla herkese tavsiye edebilirim(yalnız şunu hemen ekleyeyim Santorini dik kayalıklar üzerinde bulunduğu için bol miktarda yokuşa ve dik merdivenlere sahip, üşengeç biriyseniz manzaradan fedakarlık edip daha düz ayak bir otel bulabilirsiniz).

Adaya gelince, Santorini ters C şeklinde, ortasında volkanik kocaman iki ada bulunan, bembeyaz evler ve mavi çatılı kiliseleriyle, daracık tarihi sokaklarıyla ve hepsini içine alan muhteşem Caldera(adanın yamaçlarını, denizi, volkanik adaları da içine alan krater koy) manzarası ile tartışmasız Yunanistan’ın en romantik adası. Başkent Fira’da birçok cafe, restoran ve irili ufaklı mağaza birbirlerine daracık sokaklarla bağlanmış durumda. Fira’da kuyumculuk oldukça gelişmiş olduğundan ana sokaklardan birine Gold Street adını vermişler. Burada çok sayıda kuyumcu başta altın ve bakır olmak üzere çeşitli el yapımı ürünlerini sunmakta. Santorini’de ilk akşamınızda Fira’nın sokaklarında biraz gezinmenizi, atmosfere, ortama alışmanızı tavsiye ederim. Yalnız kendinizi mağazaların büyüsüne çok kaptırmadan, gün batımından önce manzaralı bir restoran ya da cafeden yer ayırtmanızı öneriyorum çünkü Santorini’de gün batımları çok özel. Her akşam güneş batarken yüzlerce insan manzaralı yerlere doluşuveriyor, bütün bu kalabalık  biraz romantik, biraz sarhoş, biraz dalgın ama gülümseyerek güneşe adeta bugünlük veda ediyor ve emin olun bu tüylerinizi ürperten manzarayı kaçırmak istemezsiniz. Bir de güzel bir restoranda(Koykoymavlos ya da Naoussa bu güzel restoranlar sınıfına giriyor) deniz mahsülleri ve şarap eşliğinde olduğunuzu hayal edin! Santorini’de sonuçta bizim Ege mutfağına mensup olduğundan lokantalarda bol miktarda tanıdık meze, deniz ürünleri ve şarap bulabilirsiniz. Tzaciki var mesela, yazılışına baktığınızda çok anlam veremesenizde garson “Ok, one cacık-i” dediğinde gülümsemeden edemiyorsunuz. Bir de mezelerden ünlü Fava’ları var ama açıkçası ben pek beğendiğimi söyleyemeyeceğim. Unutmadan özellikle hanımlara bir uyarı, adada akşamları oldukça rüzgarlı oluyor o yüzden yanınızda şal vs. bulundurmanızda fayda var. Yemekten sonra Fira’da dolaşmaya devam edebilir, popüler Engima ya da Kira Thira diskolarına uğrayabilir ya da daha sakin bir gece için bir İngiliz Pub’ı havasında canlı rock müzik dinleyebileceğiniz Two Brothers isimli mekanda bira içebilirsiniz.

Ertesi gün artık Fira’dan çıkıp adayı keşfetme vakti. Öncelikle adanın güneyine Akrotiri harabelerine doğru yol almanızı tavsiye ederim. Efes Harabelerini yeterince gezdik zaten, istemiyorum tarih falan diyorsanız da bu tarafta farklı renklerde volkanik kumlardan oluşmuş, Red Beach, Black Beach gibi adlandırdıkları çeşitli plajlar bulabilirsiniz. Ne güzel kum, güneş, deniz diye heyecelanmaya başlamadan önce şunu hatırlatmama izin verin: Bir adadasınız ve genelde plajlarda da, denizde de bolca rüzgar ve dalga var. Çeşmedeki gibi bir beach cluba gideyim frozenlarım gelsin oohh durumları pek  yok yani. Gene de kumsallarda ufak molalar vermenizde yarar var. Öğle yemeği için muhakkak gitmeniz gereken adres ise Venediklerden kalma Pyrgos kalesi. Adaya deniz seviyesinden 550 mt yukarıdan bakabileceğiniz, tarihi sokakları, fotoğraf çekebileceğiniz rengarenk kapı ve panjurlu bembeyaz evleriyle, kilise ve manastırlarıyla görmeniz gereken bir yer. Kalenin dar sokaklarından tepeye tırmandığınızda ise öğle yemeği için ufacık ama leziz atıştırmalıklar sunan Franco’s ‘da mola verebilirsiniz. Özellikle şimdi isimini hatırlayamayacağım ama üstünde kapari, peynir ve domatesli bir sos bulunan paniniler menüde gözünüze çarpacaktır, mutlaka bir deneyin.

Öğle yemeğinden sonra yanlış hatırlamıyorsam Megalochori taraflarındaki Şarap müzesini ziyaret edebilir. Şaraplık üzüm gibi su isteyen bir bitkinin bu adada nasıl yetiştirildiğini, tarihini, özelliklerini öğrenebilir, isterseniz şarap tadımına katılabilirsiniz. Artık adada yavaş yavaş kuzeye doğru devam ederek Fira’yı geçip, Ia(ya da Oia diye de adlandırılıyor) doğru yola koyulabilirsiniz. Yol üstünde Firostefani(eski bir kent), Imerovigli(yüksek, manzarası çok güzel bir kent) gibi duraklara uğrayabilirsiniz ama Ia için çok geç kalmayın. Ia’da da oldukça keyifli sokaklar, mağazalar, ilgilisine deniz müzesi, isteyene değişik tatlılar sunan pastaneler bulacaksınız ama gecikmeme nedeniniz bunlar değil. Fira’daki gün batımını manzarasını ve tüylerinizin ürperdiğini hatırlıyorsunuz, işte Ia da çok daha muhteşem bir manzara sizi bekliyor. Artık adanın bitiminde, Iadaki kale ve yakınlarındaki sokaklarda yüzlerce insan önce gün batımını hep beraber izliyor ve sonra alkışlarla uğurluyor. Manzarası çok güzel restoranlar burada da olmakla birlikte, günbatımı için benim tavsiyem yanınıza içecek birşeyler alın, biraz erken davranarak güzel bir noktaya yerleşin ve kalabalığın içine karışın. Bu yorucu günden sonra ise Fira’ya dönerek Bar 33(Naoussa da olabilir) isimli tavernada Yunan müzikleri eşliğinde uzonuzu yudumlayıp keyif yapabilirsiniz.

Santorini’de tekne turları, volkanik ada gezileri de yapabilirseniz. Ancak eğer süreniz 1-2 gün ile sınırlıysa(ki bu ada için en fazla 3-4 gün yeterli) bence en güzeli kendi keşiflerinizi yapmanız. Organize turlarla hiç ulaşamayacağınız noktalara, mağazalara, bize oldukça benzeyen yunanlara bu size ait gezilerle ulaşabilrsiniz. Yollar biraz karışık, tabelalar biraz eski de olsa unutmayın en iyi kaşifler, en çok kaybolanlardır. Bırakın bu romantik ada da size ait, size özel anılar ve maceralar olsun.

Umarım bu yazı genel hatlarıyla yardımcı olabilmiştir, olmadıysa sorularınız için yorumlar bölümüne buyrun lütfen..

Fasulyesiz kuru fasulye yemeği tarifi(Türk usulü)

Posted in Genel by kutusuzkutkut on Haziran 1, 2010

Malumunuz hayırlı haberlerimizle birlikte yaza girdik. Ee yaz demek de biraz tatil demek değil mi? Hem bütün yılın yorgunluğu, hem müjdeli haberlerin heyecanı, hem değişik yerler gezme arzusu birleşince tatil planları da başladı tabi ki. Ben de baktım pasaportumun süresi 27 haziranda doluyor, yeni pasaport başvurusu yapayım dedim. Yeni pasaport diyip geçmeyin, ülkemizin pasaportları artık çok havalı, içerisinde parmak izinizi ve kimlik bilgilerinizi içeren, pasaport kontrollerini hızlandıran bir çip mevcut olduğu gibi yeni bordo rengiyle ve daha ufak boyutuyla eskilere nazaran çok daha şık.

Ülkemiz biliyorsunuz hızla gelişen bir ülke ve e-devlet uygulamaları her geçen gün genişliyor, vatandaşın daha rahat ve kaliteli hizmet almasına olanak sağlıyor. Dolayısıyla gelişmiş bir ülkede olması gerektiği gibi yeni pasaport başvuru talepleri internet ya da çağrı merkezinden yapılıyor. Hazırlanan  web sitesinde başvuru ile ilgili her türlü detaya ve bilgiye ulaşabiliyorsunuz. Ben de çağrı merkezini aradım, gayet kibar ve ilgili bir hanımefendi aracılığıyla randevumu bu sabaha aldım. Dün akşam saatlerinde cep telefonuma randevu saati ve yerini hatırlatan sms de gelince tamam dedim, memleket çağ atladı, her şey ne kadar kolay.

Randevu saatim olan sabah saat 08:00 da soluğu emniyet pasaport şubesinde aldım. İçeri girerken, güvenlik noktasında önümdeki toy delikanlıdan kimlik istediler, tamam da kimlik içeride lazım olacak, delikanlı koş kimliğinin bir fotokopisini kap getir dediler. Ben de ehliyet de olduğundan, sorunsuzca içeri giriverdim. Kahvaltı muhabbeti biraz uzayınca görevli memurların işleme başlaması 08:15 i buldu gerçi ama o kadarcık da olsun dedim içimden. Girdim sıraya, başladım işlemlere. İlk önce nüfus cüzdanımı, fotoğrafları falan kontrol ettiler. Görevli abla sordu: Kimlik fotokopin nerede? Web sitenizde İstenilen evraklar arasında kimlik fotokopisi yoktu ki dedim, olsun bana lazım o git fotokopi çektir gel dedi. Hadi bakalım öyle olsun diyerek, biraz önce geçtiğim güvenlik noktasından geri çıkarak karşıdaki marketten fotokopi çektirdim, geri döndüm. Bu zaman kaybına rağmen “6” sıra numarasıyla işlemlerimi başlattım. Parmak izimi verdim, döndüm harcı yatırıp başvuruyu tamamlayacağım, saat daha 08:45, hızlı hallettik yani diyordum ki veznedeki arkadaş bitik bir halde para alamayacağını bildirdi. Harcı alabiliyoruz, ama defter parasını biz alamıyoruz sistem izin vermiyor, cumadan beri diyoruz amirlerden cevap yok dedi. Tamam beyefendi de nereye yatıracağız biz ücreti diye sordum, bilmiyoruz bekleyin biraz dediler. Biz de kalabalıkça bir grup başladık beklemeye. Ortada tam bir kaos var memur arkadaşlar bir yerleri arıyor, arkadan biri bağırıyor Ankara’da almaya başlamışlar, sağdan biri geliyor makbuzu elle kessek olur mu, içeri koşarak giren bir memur ziraat bankası hesap numarasını verelim oraya yatırıp gelsinler diyecek oluyor, ama lafı bitmeden bir ikincisi yok bankalar da alamıyormuş diyor, kalabalık beklemeye devam ediyoruz. Aradan geçen dakikalardan sonra karar açıklanıyor: Bugün ilk gün biraz karışıklık var kusura bakmayın, yeni vilayete gidin, defterdarlıkta ödeyin gelin. Söylene söylene atladım arabama, gittim vilayete. Vezneye geldim ödeme yapacağım, parayı uzattım. Ben uzatıyorum, memur almıyor, ben uzatıyorum memur almıyor, dedi ki siz yanlış gelmişsiniz  eski vilayette ödeyeceksiniz. Aklıma nedense iki çinlinin son sürat oynadığı bir pinpon topu gelirken, arkadan sesler duyuyorum pasaport bedeli yatıracaktık, ne taraftan acaba? Buradan değilmiş, eski vilayete gideceğiz diyorum. Otoparka geri dönerken yüzleri heyecanlı bir grubun arabalarından indiğini görüyorum. Çık diyorum, burası değilmiş eski vilayete. Tam başardıklarını sanırken onlara bunu yapmak istemezdim ama saf olmasın onlarda bu kadar, kolay mı canım, e-devletten pasaport alacağız sonuçta. Yolda giderken, minibüsten inen pasaport dairesinde gördüğüm yaşlıca amcayı da alıyorum arabaya, gel amca yanlış yollamışlar bizi diyorum ama amca belli alışık, atlıyor arabaya düşüyoruz yollara. Artık bir mağduriyet kardeşliği oluştu ne de olsa, devletimizin çeşitli dairelerinde dolaşıp duran tanıdık yüzler var artık, kimisi ilk defa pasaport alıyor, kimi tecrübeli, kimi sessizce diğerlerini takip ediyor, kimi diğerlerine yol gösteriyor, kardeş kardeş çilemizi çekiyoruz birlikte. Eski vilayete girerken diğerlerinin hatasına düşüyorum, bu sefer tamam artık heralde diyorum. Çık. Pasaport dairesinden görevliler de orada, biz de buradan alınacak sanıyorduk ama olmuyor diyorlar, biraz bekleyin kusura bakmayın ilk gün işte. Biraz sonra haber geliyor, yeni bir yazı gelmiş üst makamlardan artık emniyetten ödeyebiliyormuşuz. Yuvasına dönen kuşlar gibi heyecanla, tekrar arabalara koşturuyoruz. Eski vilayete henüz gelmeyi başarabilmiş arkadaşlar beni gerisin geri koşarken görünce gözlerinde acıklı bir ifadeyle bana bakıyorlar, Çık diyorum, emniyete dönüyoruz. Işığa dönen pervaneler gibi sana dönüyoruz emniyet, bekle bizi.

Emniyette sonunda devlet babamız bize kucağını açıyor, paralarımız kabul ediyor. Buyrun oturun, bankalardaki gibi sıra numarası geldikçe işleminiz yapılacak diyorlar. Çok medeniyim, hemen oturuyorum köşeye. Biraz sonra bankolarının önüne bakıyorum en az 10 kişi var, benim sıra numaram “6” olduğuna göre bu medeni hesapta bir hesap var diyorum, fırlıyorum ayağa. Kimi aradan dosya uzatıyor, kimi birisinin tanıdığı araya sokuluyor, memurlar bilgisayardaki programı çözememiş devamlı bir yerleri arıyorlar, sayfa açmıyor, tarih nereye giriliyordu, cümbüş çok. Arkada gözüm dolaşmakta olan komisere ilişiyor, Komiserim benim sıra numaram “6” durumu görüyorsunuz, sırayla mı işlem yapılacak, yoksa ben de bankoların önüne itiş kakışa katılayım mı diyorum. Koskoca komiser alınıyor, tabi o kadar astının yanında karizmayı çizdirmemesi lazım, tamam anladık sakin ol sen de biraz, ilk gün işte diyor ama duruma müdahale edince karmaşa yerini düzene bırakıyor. Başvurumu yapıp çıkıyorum, saat 11:30…

Dışarı çıkarken sesler duyuyorum, ilk gün tabi canım karışıklıklar oluyor. Dönüp bağırasım geliyor yapmayın güzel kardeşim, yeni bir sistem kurduğunda aksaklıklar istisnalar, düşünülmeyen bazı şeyler görüldükçe ortaya çıkar anlarım ama ödemenin nereye yapılacağını bilmemek, ayarlamamak ilk gün karışıklığına girmez, onun adı başka bir şey. Çağrı merkezi, çipli pasaport, e-devletiz falan sözde güzel ama işin özünde mentalite hala aynı. Çürük, boş kafaların üzerine son moda şapkalar geçirdiğinizde daha zeki, daha pratik olmaz insanlar(bunun eşeklerle ilgili bir versiyonu mu vardı?). Hayatında ilk defa kuru fasulye yapacak biri de, önünüze çok şık bir masa takımı ve tabakların içinde yemeğinizi sunsa ama içine fasulye koymayı unutmuşum, ilk defa yapıyorum işte dese karşınızdaki hakkında ne düşünürsünüz? E-devlet projeleri hakkında ne düşünüyorsunuz? Niye benim aklıma Aziz Nesin geldi şimdi?

%d blogcu bunu beğendi: