kutusuzkutkut

Evet!!!

Posted in Uncategorized by kutusuzkutkut on Mayıs 30, 2010

Reklamlar

Kediler ve Köpekler

Posted in Genel by kutusuzkutkut on Mayıs 21, 2010

Bir erkek, bir kadın arkadaş olabilirler mi? Pek tabi, hepimizin karşı cinsten arkadaşları var. Bir erkek, bir kadın dost olabilirler mi? Tabi canım neden olmasın, benim karşı cinsten de dostlarım var demeden önce biraz duralım, maksat sohbet olsun…

Erkekler nasıl kadınlardan hoşlanır, sever, aşık olurlar?  Aşkın beşyüz günü(500 days of summer) filminde aşk acısı çeken abisine ufak kız kardeşi şöyle der: “Just because she likes the same bizzaro crap you do doesn’t mean she’s your soul mate.”. Yani kötü bir çeviriyle: ” Sadece, senin yaptığın saçma şeylerden onun da hoşlanması onu senin ruh eşin yapmaz”. Ama erkekler böyledir, oyun arkadaşı isterler kendilerine. Kendileriyle play station oynayan, maç izlerken birlikte küfreden, sırt çantasını kapıp yanlarında ülke ülke gezebilen, modifiye arabalardan anlayan, kısacası ilgi alanları neyse, erkek dostlarıyla yapabildikleri ne varsa(maalesef buna gürültülü bir şekilde osurmak, ortalıkta donla gezmek, aç bir kurt sürüsü gibi yemek yemek de dahil)(şaka şaka aslında ortalıkta kızlar yokken masa düzenleme sanatı tartışırız biz)utanmadan, sıkılmadan birlikte yapabildikleri kızlara aşık olur, sever, hoşlanırlar. Daha açıkçası, eğer erkekler arası biraz tutku, biraz cinsel çekim, biraz romantizm olsaydı emin olun dünyada gay patlaması yaşanıyor(ki sayılarda artış var) dostluklar hızla birlikteliklere dönüşüyor olurdu. Böyle bir durum olmadığı için(homoseksüel arkadaşlarımız bir yana) erkekler arası dostluklar, köpek yavrularının kardeşliğine benzer: sürü halinde gezen, birbirleriyle devamlı uğraşan, biri diğerinin kulağını kemirirken, diğeri kuyruğunu kovalayan biraz sersem, biraz sevimli, biraz komik, biraz saf ama olabildiğince sağlam…

Peki kadınlar nasıl erkeklerden hoşlanırlar? Aklı biraz başında olan hiçbir erkek böyle bir soruya cevap vermez, vermemeli. Kadınlar, erkeklerden farklı daha karmaşık, daha gizemliler, bazen çok daha aptal, bazen kat kat akıllılar. İlla bir benzetme yapacaksak kadınlar da kediler gibi diyebiliriz. Kediler gibi okşanmaktan, sevilmekten ama sadece kendileri istediğinde hoşlanan, zarif, bencil, beklenmedik, aniden pençelerini çıkaran, hemcinsleriyle çok anlaşamayan, bazen ulaşılamaz bazen vazgeçilemez olabilen biraz çekici, biraz saldırgan, biraz kurnaz, biraz saf  ama olabildiğince kışkırtıcı…

Dedim ya kadınlar karışık, ya aptallıklarından, ya saflıklarından, ya iyi ya kötü niyetlerinden istedikleri adamı kendilerine aşık edebilecek kadar tehlikeli ve kurnaz; istemedikleri adamı kendilerine aşık edebilecek kadar şaşkın ve tehlikeliler. Kısacası bayanlar, dostum dediğiniz, yamacınıza oturttuğunuz, omzunda ağlayıp omzunuzda ağlattığınız, ayıp şeylerinizi paylaştığınız, birlikte gezdiğiniz, güldüğünüz, aklınıza seksin “s”si gelmeden(ya da gelerek?) sarılıp kucağında uyuduğunuz o adama iyi bakın. Çok iyi arkadaşız, dostuz demeden önce o kedi gözlerinizi süzerek o saf köpek gözlerine iyice bir bakın bakalım, o gözlerin içinde sandığınızdan fazlası olabilir (tabi o gözler sizinkiler yerine göğüslerinize bakmıyorsa!). Eğer fazlası varsa kendinizi iyice bir tartın. İstediğiniz adamsa tehlikeli ve kurnaz olmanıza gerek yok zaten sizindir, istemediğinizse bırakın şaşkınlığı, tehlikenizin farkına varın.

Siz ne dersiniz, kedi ve köpek, olabilir mi dost?

*Bu durumun benim bildiğim tek istisnası çocukluk arkadaşlıkları. Eskiden gelen, yıllardır birlikte olduğunuz, aranızda çekim hiçbir zaman olmamış, geçen süre zarfında kedi ve köpek olmaktan vazgeçebildiğiniz durumlarda bir kadın ve bir erkek dost olarak kalabiliyorlar bence.

Dropbox

Posted in teknoloji by kutusuzkutkut on Mayıs 13, 2010

Şimdi üstünden yüzyıllar geçmiş gibi görünen üniversite yıllarımda, her türlü yeni programı, internet sitesini, uygulamayı, yazılımı takip eder, ilk çıkan ne varsa dener kullanırdım. Mesela firefox’la tanışır tanışmaz, internet explorer’ı kullanmaz, keyifle etrafımdaki herkese tutkulu firefox reklamları yapar hale gelmiştim. O zamanlar dünyada %1 ler civarında olan firefox kullanımı ise şu sıralar %32leri bulmuş durumda ve internet explorerı şiddetle sarsıyor. Bütün bu teknoloji öncülüğüyle böbürlenmem geçtiğimiz yıl içerisinde sağlam bir darbe aldı. İlk defa fotoğrafı çekilen yerlilerin ruhları çalınmış endişesiyle gözlerini kocaman açarak fotoğraflarını incelerken takınmış olabilecekleri bir ifadeyle facebook sayfama bakan bir aile büyüğü ile dalga geçerken, benden 10 yaş kadar küçük kuzenimin facebook kullanmıyoruz artık biz, twitter var ya demesi ile sarsıldım. Twitter’ı duymuştum ama çok bir anlam verememiş, hiç kullanmamıştım. Belli ki commodore 64 jenerasyonu olarak daktilo jenerasyonuna gülerek teknoloji anlatan bizler de artık yavaş yavaş internet jenerasyonu zıpırlardan ders almaya başlayacağız. Ben gene de akranlarımı bu veletlerin insafına bırakmadan önce elimden geldiğince son keşiflerimi bu blog aracılığıyla sizlerle paylaşmaya karar verdim. İlk bahsedeceğim uygulama ise son keşfim: Dropbox.

Dropbox, kullandığınız tüm bilgisayarlar arasında senkronizasyon sağlayan muhteşem bir araç. İş yerinizdeki bilgisayarınızdan bir dosyayı ev bilgisayarınıza taşımak istediğinizi düşünelim. Ne yapıyorsunuz, ya mail atıyorsunuz ya da flash diskle aktarıyorsunuz. Dropbox kullanıcısı iseniz, sadece istediğiniz dosyayı bilgisayarınızdaki dropbox dosyanıza sürüklemeniz yeterli oluyor. Dropbox klasörüne attığınız her dosyaya, tüm bilgisayarlarınızdan, internet üstünden ya da iphone uygulaması sayesinde ulaşabiliyorsunuz. Ayrıca dropbox içerisindeki herhangi bir dosyanızda yaptığınız değişiklikler tüm diğer cihazlarınızda otomatik olarak senkronize edileceğinden, devamlı flash diskle ya da mail yoluyla dosya transfer etmenize gerek kalmıyor. Dropboxla sadece iş dosyalarınızı değil, fotoğraflarınız, itunes kütüphanenizi, müziklerinizi de senkronize edebiliyorsunuz. Böylece hem istediğiniz verileri online olarak yedeklemiş hem de istediğiniz yerden erişebilir hale getirmiş oluyorsunuz. Dropbox içerisine koyduğunuz verileri tercihinize göre başkalarıyla da paylaşabiliyorsunuz. Bu sayede aynı iş dosyası üzerinde birden fazla kişi aynı anda çalışabilir ya da fotoğraf klasörünüze tüm arkadaşlarınız aynı anda ulaşabilir. Dropbox şu an ücretsiz 2Gb alan sunuyor, 50 ve 100 gblık versiyonları ise paralı olarak kullanabilirsiniz. Benim çok kullanışlı bulduğum Dropbox’ın tüm özellikleri için buraya, indirmek için buraya, iphone uygulaması için buraya, diğer mobil cihazlar için buraya bakabilirsiniz.

Sağduyu

Posted in Genel by kutusuzkutkut on Mayıs 8, 2010

Anayasa tartışmalarını takip ediyor musunuz? Milletvekillerinin birbiriyle yumruklaşmalarını, liderler arasındaki söz düellolarını kast etmiyorum. Tartışmaların içeriğinden bahsediyorum. Yani anayasa paketindeki değişiklikler neler, hakim atamalarının 3 ünü cumhurbaşkanı yaparsa ne olur, parti kapatma yetkisi meclise geçmeli mi gibi konulara ne kadar zaman ayırdınız, odaklandınız? Ergenekon davasında neler oldu, deniz feneri skandalının arkasından neler çıktı, biliyor muyuz? Pek sanmıyorum. Kabul edelim toplum ve özellikle 20 – 35 yaş kuşağı olarak bu konulara çok fazla ilgimiz yok. Ne geçmiş nesiller gibi toplumsal mücadeleler içerisindeyiz, ne de bireysel yaşantılarımız arasında üstümüze kusulan bunca bilgi ve yorumu ayıklayıp eyleme geçmeye niyetimiz var. Bu güç ve çıkar savaşlarından, siyasetten uzak duruşumuz, apolitik yaklaşımımız doğru mu yanlış mı çok tartışabiliriz ama bu yazının konusunu siyasetin, doğrudan bizi ilgilendiren, aramızda konuştuğumuz, bildiğimiz, anladığımız ve duruş sergilememiz gereken bir kısmı oluşturacak.

Yüzyılın en büyük icadı hiç şüphesiz, tüm duvarları, kapıları, mesafeleri yıkan, inanılmaz bir bilgi, paylaşım ve sosyalleşme aracı olan internet. İster facebookta bir kedi videosunu “like” edin, ister evde oturduğunuz yerden Colombia üniversitesindeki bir derse katılın, ister şu an yapmakta olduğunuz gibi blogları okuyun, kilometrelerce ötede ve hiç tanışmadığınız birisinin yazısına yorum yapın; her türlü bu sınırsız sosyal ağın bir parçasısınız. Internet sayesinde bilgi çok daha açık, çok daha ulaşabilir. Bilim-bilim insanlarının,  spor- sporcuların, matematik- matematikçilerin, sanat-sanatçıların tekelinden çıkarak amatörlerin de söz sahibi olabileceği bir noktaya geliyor. Kullanıcılar tarafından üretilen bilgi, sanat ve her türlü veri sayesinden internet sadece hazır önümüze konanın tüketim yeri olmaktan çıkıyor. Ben yazıyorum, başkası çiziyor, başkası araştırıyor, başkası müzik yapıyor ve tüm bunlar milyonlarca insanın kullanımına, yaratıcılığına, fikrine açık. “1+1” in 3 e eşit olduğu, katlanarak çoğalan bir sinerji ve paylaşım merkezi yani internet. Ancak insan eliyle üretilen her şeyde olduğu gibi, internet de bizim yansımalarımızı içeriyor, iyinin yanına kötüyü de koyuyor, hakaret, şiddet, propaganda, ve suç içeriyor.

Doğal olarak internet gibi kaotik ve anarşik bir yapıyı, siyasetçiler ve devlet gibi otoriter ve kalıpçı yapılar anlamakta zorlanıyorlar. Onu kullanmak yerine, kurallara bağlamaya, kontrol etmeye, yasaklar koymaya çalışıyorlar. Aslında o kadar gülünç bir çaba ki bu, hava kirliliği var diye nefes almayı yasaklamaya benziyor. İşte bize düşen görev de bu noktada başlıyor bence, çünkü biz interneti anlıyoruz, tanıyoruz, biliyoruz. Ergenekon davasındaki darbe planının gerçek mi yalan mı olduğunu bilemiyoruz belki ama interneti sansürlemenin yanlış olduğunu biliyoruz. Bunu siyasetçilere de anlatabilmenin yollarını bulmalıyız, özellikle interneti kullanarak dünyanın süper gücüne başkan olabilmeyi başarmış Obama örneği bize yeterli havuç desteğini de sağlarken.

Bu yazının bu hafta yazılması tesadüf değil. Bu hafta, ülkemizdeki youtube yasağı ikinci yılını doldurdu. İki yıldır youtube’a giremiyoruz. Yalan, hepimiz çatır çatır giriyoruz, başbakanımız dahil. Yani hepimiz mahkeme kararına karşı gelerek devletin gözünde suç işliyoruz. Sıradan vatandaşları, birer suçlu haline getiren bir sistemde eksik olan, düzeltilmesi gereken nedir peki? Bağırarak söyleyelim hep birlikte: Sağduyu!!

Hayat

Posted in Genel by kutusuzkutkut on Mayıs 6, 2010

Sokakta yüz kişiye sorsak, televizyonda neler izliyorsunuz diye sizce cevap ne olur? Hepimiz biliyoruz ki o kadar da belgesel meraklısı bir toplum değiliz. Açıkçası ben de her akşam oturup belgesel izleyen biri değilim. Ancak evimde, arada bir tekrar izlemeye doyamadığım bir belgesel serisi var : Planet Earth(Yeryüzü).  BBC için David Attenborough tarafından hazırlanan ve seslendirilen bu belgesel serisinde, okyanus derinliklerinden yağmur ormanlarına kadar o kadar farklı yaşam çeşidiyle ve öyle yakın plandan karşılaştım ki belgeselin çoğunu ağzım açık izledim diyebilirim. Kısacası bu yapım,  izlediğimiz ve açıkçası beş para etmez onca filme göre kat kat daha etkileyici ve bizim kapalı dünyamızın dışındaki onlarca canlının sıradışı yaşamlarına bu derece tanıklık etmesiyle büyüleyici bir deneyim sunuyor, kesinlikle tavsiye ediyorum.

Bu kadar övdüğüm belgeselin yapımcılarının hazırladığı “Hayat” isimli belgesel de yarın(cuma) ilk bölümüyle saat 21:00 da NTV’de olacak. Tuncel Kurtiz(Ramiz Dayı)’in seslendireceği yapımın 2009 yılının en çok izlenen belgeseli olduğunu hatırlatır, cuma akşamı evde olacak herkesin 50 dakikalık bu yapımı kaçırmamasını umarım. İyi seyirler!

Arıların sessizliği

Posted in Genel by kutusuzkutkut on Mayıs 4, 2010

Kimi dostluklar vardır, yavaş yavaş hissettirmeden, hayat akışımız içerisinde kaybolup giderler. Önceleri birlikte takılmak eskisi kadar değişik ve zevkli gelmemeye başlar, hayatınızda başka öncelikler, başka uğraşlar oluşur, iki dost arasındaki o sımsıkı birliktelik yavaş yavaş bir uçuruma dönüşüverir. Gün gelir, ya başınız sıkıştığından ya özlediğinizden ya sizi daha iyi anlayan kimse olmadığı için o dostunuzun elini ararsınız omzunuzda ama bir boşluk, aşılamaz bir uçurum bulursunuz karşınızda. Sanırım doğayla insanın ilişkisi de böyle. Yıllar önceleri, her şey daha ilkel ve basitken iç içe yaşadığımız, beslendiğimiz, tapındığımız, korunduğumuz kadim dostumuz doğayla aramız açıldı. Doğayı biyologlara ve gezginlere terk edip bilgisayarlarımıza, evlerimize, arabalarımıza yoğunlaştık. Doğa bizim için ara sıra görüştüğümüz, ara sıra uzaktan haber aldığımız eski bir dost oluverdi. Ne var ki eski dostumuzdan gelen haberler pek iç açıcı değil.

Bu haberlerden biri de arılarla ilgili. Son birkaç yıldır arı nüfusunda açıklanamayan düşüşler söz konusu. Açıklanamayan düşüş: bugün sokakta gördüğünüz her üç kişiden birinin yere düşüp öldüğünü düşünün, işte o kadarlık bir düşüş. Nedenleri tam olarak bilinmiyor. Arılar arası salgın bir hastalık, ya da tarım ilaçları, küresel iklim değişiklikleri gibi insan kaynaklı nedenler araştırılıyor. Cep telefonları ve baz istasyonlarının manyetik etkilerini sorgulayanlar bile var. Sebep her neyse dünyanın dört bir yanında arı kolonileri çöküyor(araştırmak isteyenler için colony collapse disorder). Bizi ilgilendiren kısmı ne diyen pragmatist arkadaşlara şunu hatırlatmak isterim: Sofralarımızda yediğimiz besinlerin 3 te 1’nin yetişmesi için gerekli dölleme işlemini arılar yapıyor ve 2000 yılında sadece ABD’de bu işlemin ekonomik değerinin 15 milyar doların biraz üzerinde olduğu düşünülüyor.

Ben yürüyüş yaparken gördüğüm ağaçları tanıyabilmek istiyorum, rüzgar estiğinde lodos mu poyraz mı bilmek istiyorum, gece gördüğüm yıldızlardan yarının hava durumunu anlayabilmek istiyorum. Kısacası ben eski dostumuzu, doğayı özledim, arayı kapamak istiyorum. Biliyorum benim ona, onun bana ihtiyacı var. Aramızdaki uçurumun geçilemez olacağı ve bizim bu uçurumda kaybolacağımız günlerin gelmesinden korkuyorum.Ve biliyorum arıların sessizliği hiç hayra alamet değil…

* Merak edenler ilgili sunum ve habere tıklayabilirler.

%d blogcu bunu beğendi: