kutusuzkutkut

Cep telefonu vs. Uçak

Posted in Genel by kutusuzkutkut on Nisan 28, 2010

Ülkemiz çok değişik ve renkli bir yer. Burası sistemlerin işlemediği, kaostan düzen yaratılan, kuralların es geçildiği, kendine has dinamik bir memleket. Hemen her konuda insanlarımız; kural koyucular, kuralları uygulamayanlar, kuralları uygulatmayanlar, kuralları uygulatmaya çalışanlar gibi kendi içlerinde bölünerek tartışıyorlar. Bu duruma çok sayıda örnek sayabiliriz belki ama bu yazının konusu son Antalya uçuşumda bir kez daha karşılaştığım “cep telefonu vs uçak”  tartışması olacak.

Hepimiz o yüzbin kez dinlediğimiz anonslardan biliyoruz : uçak içerisinde cep telefonunu açmak yasak, inişte de terminal binasına kadar kapalı tutmak mecburi. Peki bu kurala ne kadar uyuluyor? Uçağa bindiğinizde yanınızdaki kişinin cep telefonu ile konuştuğunu ya da  mesajlaştığını hiç görmediniz mi? Peki ya inişlerde, uçağın tekerleği yere iner inmez sağlı, sollu, arkalı, önlü gelen telefon melodilerini hiç mi duymadınız? Uçak havadayken cep telefonunu açık unutanları ya da bilerek açıp kullanmayı çalışanları? Ben bu durumların hepsiyle karşılaştım, farklı farklı olaylar, farklı farklı reaksiyonlar gözledim. Kimi telefonu açık olan kişiye kötü kötü bakıp içinden söylenirken, kimi kibarca kimi kabaca uyarıyor, kimi bir terörist ele geçirmiş edasıyla linç girişimi başlatıyor polis, özel tim çağırmaktan bahsediyor, kimi panik atak geçirip uçak havadayken çalan telefon olayını ölmüş de beyaz ışığa giderken geri dönmüş gibi tecrübelendiriyor. Telefon sahiplerinden de bazısı mahcup özür dileyerek, bazısı suyla karışmış yağ misali bağıra çağıra, bazısı kırk yıllık uçak mühendisi edasıyla cep telefonu olayının bir mit olduğunu iddia ederek karşılıyor bu tepkileri. Araya giren ve kendilerinden suçluları yakalayıp filmlerdeki gibi federal(?) bir suç işledikleri için adalete teslim etmeleri beklenen hostesler ise genelde ” Lütfen kapatır mısınız?” şeklinde, beklentilerin çok altında bir replikle olayı geçiştiriveriyorlar.

Bu iki grubun mücadelesinde haklı kim, cep telefonları ne kadar sorun uçuş güvenliği için? Araştırmacı bloggerınız kutkut tuttu, THY’nın en genç pilotlarından biri olan arkadaşına bu soruyu yöneltti: Cep telefonu olayı nedir abi?. Gelen cevap şöyle: Şimdi ben sana etkilemez desem yazacaksın oraya ondan sonra hiç kapattıramayacağız yolcuya telefonu. Şaka bir yana etkiliyor uçağın sistemlerini. Ama her zaman değil. Yerdeyken pek etkileyeceği bir şey yok, havada da yanlış hatırlamıyorsam 10.000 ft üzerinde zaten sinyal falan alamıyor telefon. Açık olsa da konuşulamaz anlayacağın. Önemli olan iniş için alçalma sırasında yarattığı sorun. Belki biliyorsundur uçakların inmesine yardımcı olan ILS (Instrument Landing System) denen bir sistem var. Kısaca anlatmak gerekirse bu sistem uçağın iniş hattında kalması için rehberlik yapıyor. Pist doğrultusunda, pistin 300m ilerisindeki bir anten uçağın yatay olarak pist orta hattı hizasında kalması için sinyal gönderiyor. Pistin baş tarafında, pist kenarında bulunan anten ise dikey olarak uygun alçalma hattında kalması için sinyal gönderiyor. Uçağın ekranında indikatörler bu sinyallere göre uçağı yönlendiriyor. Bu indikatörleri tam ortalayacak kumandayı verdiğin zaman uçak doğruca pist orta hattında ineceği yere yaklaşıyor. Cep telefonun kullandığı frekans olur da bu antenlerin kullandığı frekansla çakışırsa gösterge hatasına yol açabiliyor. Uçağın süratinin az ve irtifasının düşük olduğu bu aşama uçuşun en riskli aşamasıdır. Hatalı göstergeyi takip ederek uçağı pist dışında bir yere yaklaştırdığını düşünsene, pek hayırlı olmaz. Ama dediğim gibi elektronik cihazın ve ILS’in frekanslarının çakışması lazım. Olmasının da olmamasının da bir garantisi yok. Kapalı tutun deniyorsa kapalı tutmakta fayda var. (Diyor ve ekliyor) Bizim eğitime başladığımızdan beri çok duyduğumuz bir laf var. Havacılık kanunları kanla yazılmıştır. Her kazanın sonunda bir kanun çıkarılmış. Bence bu iş şakaya gelmez. Uçuş boyunca telefonla görüşmeyiverirsin, biz nasıl 150-200 kişinin sorumluluğunu taşıyacaksak yolcuların da bu sorumluluğu taşıması gerek derim.

Yorum sizin ama bence kanla yazılan kanunlar sözüne dikkat etmekte fayda var, zaten az kaldı merak etmeyin yakında uçaklarda cep telefonu serbest olabilecek

Reklamlar

Olympos

Posted in Gezi by kutusuzkutkut on Nisan 27, 2010

Antalya’ya kadar gitmişken tüm zamanımı sunum işkencesinde geçirmedim tabi ki.. Büyüğü Yunanistan’da duradursun ben bizim yerli Olymposumuza kaçıverdim. Olympos, Antalya’dan arabayla yaklaşık 1,5 saatte gidilebilecek ve gidilmesi gereken yerlerden biri. Biraz turizm reklamı olacak belki ama gerçekten tarihin, doğal güzelliklerin, denizin, kumsalın buluşma noktası burası. Yüzyıllık ağaçların ve dağlardan denize ulaşmaya giden küçük derelerin eşliğinde, kilometrelerce uzanan Çıralı kumsalına ve akdeniz mavisi denize ulaşmak için yürürken, bir yandan da bu toprakların eski sahiplerinin kalıntılarına selam verebiliyorsunuz. Gününüzü ister kumsalda güneşlenip denize girerek, ister tarihi eserlerle dolu patikalarda yürüyüş yaparak, ister dere boyunca foto safariye çıkarak geçirebilirsiniz. Özellikle yürüyüşler sırasında “Lost” vari şaşkınlıklar yaşayabilirsiniz. Öyle ki bir ağaç dalını iterek çıktığınız düzlükte Afrodit kabartmalı bir lahit ya da eski bir Likya tapınağı ile karşılaşabiliyorsunuz. Olympos civarına çıkmak isterseniz de Göynük kanyonu, Adrasan kumsalı, yanartaş(ki biraz sucuk, biraz şarap ile akşamları oldukça keyifli zaman geçirilebilir) ve bir çok antik kente seferler düzenleyebilirsiniz. Spora daha meraklı arkadaşlar ise trekking, dalış, kanyoning, atv turları gibi çok çeşitli aktivitelerde bulunabilir.

Anlattıklarımdan anlayabileceğiniz üzere Olympos çok zevk aldığım bir yer olmakla birlikte herkes için doğru bir tatil adresi olmayabilir. Olymposta saydığım bunca şey arasında olmayanlar(ve Olymposu Olympos yapan): büyük oteller, spalar, lüks restoranlar.. Benim çok daha keyif aldığım üzere burası pansiyonların(tavsiye edeceklerim Türkmen ve Kadirin evleri tabi ki), sırtçantalı gezginlerin, öğrencilerin, gençlerin ve hayata daha rahat bakabilenlerin mekanı. Etrafınızda gezen, gülen, king oynayan, kitap okuyan, eski püskü t-shirtlerle gezen bir sürü insan göreceğinize emin olabilirsiniz. Rahatlığın ön plana çıktığı, insanların hem sohbetlerini, hem gülücüklerini daha kaygısız ve karşılıksız paylaştığı bir yer Olympos.

Bulabileceğiniz en pahalı odanın(kahvaltı ve akşam yemeği dahil) 65 TL olduğu, gerçekten dinlenip eğlenebileceğiniz, maddiyattan ziyade manevi yönünüze daha çok vakit ayırabileceğiniz, rahatlayıp hayatı unutup kendinizi bulabileceğiniz bir tatil istiyorsanız adresiniz burası. Olympos hakkında daha fazla bilgi için tıklayın.

Olur da bir gün atlar giderseniz sahile gelmeden hemen önce  bir gemi kaptanın binlerce yıllık mezarının önünde bir saniye durmanızı istiyorum. Lahitin üstündeki yazının çevirisi şöyle: “Son limana girdi demirledi gemi çıkmamak üzere/Çünkü ne rüzgardan ne gün ışığından yarar var artık/Işık taşıyan şafağı terk ettikten sonra Kaptan Eudemos/Oraya gömüldü kısa ömürlü gemisi, kırılmış bir dalga gibi”. Selam olsun Eudemos’a…

Sunum İşkencesi

Posted in Genel by kutusuzkutkut on Nisan 26, 2010

Haftasonu bir iş toplantısı için Antalyadaydım. Pek çok oturuma katıldım, bir çok sunum izledim. Üzülerek bir kez daha fark ettim ki konuşmacıların çoğunun sunumu ilgi çekici ve bilgilendirici olmaktan ziyade sıkıcı ve tekdüzeydi. Herkesin kafa yoracağı, notlar alacağı, yeni bir şeyler öğreneceği sunumlar yerine; katılımcıları hayal alemine sürükleyen, herkesin not kağıdında sanat icra ettiği, biraz daha uzasa cep telefonlarından ziyade horultularla kesilecek sunumlar izledim. Eminim hepimiz ya okulda ya işyerinde bu tarz sıkıcı, insanı hayattan soğutan, işkence gibi gelen sunumlara katılmışızdır. Şimdi ben de sunumlar yaptım ve çok süper bir konuşmacı olduğumu iddia etmiyorum ama olur ya biri okur, etkilenir falan diye gene de dikkatimi çeken hataları sıralamaya çalışacağım.

Hepsinden ve her şeyden öte lütfen ve lütfen slaytlarınıza koca koca paragraf ya da tablolar yapıştırmayın. Sunum da amaç özümsenmiş, önemli görülen noktaların paylaşılmasıdır. O kadar merak edersem, merak etmeyin gider bir kitaptan falan okurum ben. Bu koca paragrafları, son 50 yılın yağış istatistiklerini içeren devasa tabloyu kimse hatırlamayacak, anlamayacak, okumayacak. Buradan yola çıkarak e ben okuyayım bari diye düşünüp salona sırtınızı verip slaytlarınızı okumayın! Sunumlarınızı okuma gününe çevirmeyin, o slaytlar anlatacaklarınıza görsel destek olmak, biraz da size hatırlatma görevi görmek için orada yoksa çok şükür hepimizin okuma yazması var. En güzeli o koca paragrafı kendiniz okuyup dikkatinizi çeken noktaları sunumunuza koyun, ya da iki yüz veri içeren bir tablo koymak yerine basit bir grafik ve özet bir cümleyle anlatmaya çalışın derdinizi. Amacınız çok fazla bilgi vermek değil, öz ama çarpıcı vurgular yapmak olsun. Sunumunuzun 238. slaytını büyük bir iştahla anlatırken gözlerini kısmış, pür dikkat sizi izleyenler varsa, merak etmeyin sunumunuzu takipten ziyade sağ alt köşede kaç slayt daha kaldığını gösteren bir sayı var mı onu çözmeye çalışıyorlardır. Sunumunuzun sonunda ilgilenenlerin daha fazla bilgiye ulaşabileceği kaynakları bir slayta koyarsanız, meraklılar not alır, daha geniş bilgiye ulaşırlar. Etkili konuşmak ve sunum yapmak çok kolay bir şey değil belki ama en azından ses tonunuzu, duruşunuzu, vücut dilinizi arada bir değiştirin. Çok karizmatik biri olmanız gerekmez, ilgi çekici bir hikaye, fıkra, görsel ya da davranışta bulunursanız seyircinin konsantrasyonunu zaten sağlarsınız.

Sunum yapmakla ilgili daha bir çok yöntem ve tavsiye olabilir belki ama ben uzmanı değilim. İyi sunum nasıl olur konusunda bilgi edinmek isteyenler daha önceki yazılarımda da bahsi geçen Ted Talks‘a bir göz atabilirler. Öyle ya da böyle, ister bireysel gelişimle, ister eğitim sistemimize dahil ederek umarım daha etkili sunumlar yapmayı başarabiliriz.

Aklınıza katıldığınız ve etkilendiğiniz sunumları getirin, katıldığınız ve sıkıntıdan patladığınız sunumları getirin. Hangisi daha çok? Hadi bitsin bu işkence,  sunumlardan çıkanlarla Zombilerin Yürüyüşü figüranları birbirine benzemesin artık, gözler fıldır fıldır, esneyerek değil gülerek çıkalım şu sunumlardan.

* Özellikle biraz daha yaşlıca konuşmacılara son bir not: Comic Sans MS yazı fontuyla ve renkli renkli yazılarla sunum hazırlayınca daha hareketli ve genç işi olmuyor maalesef sunumlarınız, dikkatinize…

Batman ve Robin(ler)!!

Posted in Genel by kutusuzkutkut on Nisan 24, 2010

Tagged with: , ,

Uyanmakta zorlanan var mı?

Posted in Genel by kutusuzkutkut on Nisan 23, 2010

Üst tarafta fotoğrafını gördüğünüz biçimsiz kol saati aslında bir saatten çok daha fazlası. Satışı yapan firmanın iddasına göre bu saat uyurken vücut hareketlerinizi takip ederek uykunuzun hangi aşamasında olduğunuzu takip ediyor. Bu sayede sabahları sizin belirlediğiniz bir zaman aralığı içerisinde uykunuzun en hafif olduğu anı tespit edip sizi öyle uyandırıyor. Yani eğer alarmı 8:00 ila 8:30 arasına kurarsanız, bu dilimde uyanmaya en yakın olduğunuz anda sizi uyandırarak daha rahat uyanmanızı sağlıyor. Doğru mu, ne kadar etkili bilmiyorum ama ilgilenenler buradan satıcı firmaya ulaşabilirler. Ayrıca iphone sahipleri şu uygulamayı da bir incelesinler. İyi uykular, keyifli uyanmalar!

Invictus

Posted in Genel by kutusuzkutkut on Nisan 22, 2010

Şiirle çok fazla aram yoktur ama bu şiir hoşuma gidiyor:

OUT of the night that covers me,
Black as the Pit from pole to pole,
I thank whatever gods may be
For my unconquerable soul.

In the fell clutch of circumstance
I have not winced nor cried aloud.
Under the bludgeonings of chance
My head is bloody, but unbowed.

Beyond this place of wrath and tears
Looms but the Horror of the shade,
And yet the menace of the years
Finds and shall find me unafraid.

It matters not how strait the gate,
How charged with punishments the scroll
I am the master of my fate:
I am the captain of my soul.

WILlIAM E. HENLEY

Eyjafjallajökull

Posted in Genel by kutusuzkutkut on Nisan 21, 2010

Yukarıda gördüğünüz fotoğraf photoshop ile hazırlanmış bir görsel değil. Bu tip fotoğrafları gördüğümde ister istemez geçmişi düşünüyorum. Düşünsenize, yüzlerce yıl önce doğa hakkında bildiklerimiz çok daha sınırlıyken böyle bir tablo ile karşılaşan insanoğlu neler düşünürdü, nasıl tepkiler verirdi? En azından bir düzine bakire hayatından olur, kızgın tanrıların isteklerini yorumlayan bir din adamının sözleriyle savaşlar çıkar ya da belki barış yapılırdı, kim bilir. Şimdi ise çok daha farklı bir gerçeklikte yaşıyoruz. Bu doğa olayı artık bizim için korkutucu ve açıklanamayan nedenlere sahip olmanın çok ötesinde, daha çok bir iki internet tıklamasıyla nedenlerinin herkesin bilebeleceği can sıkıcı bir durum haline geldi. Can sıkıcı diyorum çünkü hepimizin asıl konuştuğu şey bu patlamanın hava yolları trafiğine etkisi. Eyjafjallajökull, daha önce 920 yılında da patlamış. O zaman belki tanrılara atfedilen ve yüzlerce insanın hayatını derinden etkileyen bir olay, artık bizim için Tüh, 23 Nisan tatili gitti araya gördün mü oluvermiş. İnsanlığın ve medeniyetimizin gelişimi göz önüne alındığında, bu çok doğal bir tepki olmasına rağmen, insan yapısı hakkında beni düşündürüyor. Geçmişin büyük sorunları ve mucizeleri artık bizim için önemsiz ve sıradan olaylar haline gelmiş. Daha 100 yıl önce günlerce sürecek bir yolculuğu artık uçaklarla 1 saatte yapabiliyoruz belki ama uçağımız yarım saat rötar yapsa homurdanmadan da duramıyoruz. İnsanlığın büyük sorunları küçüldükçe, kendi küçük sorunlarımızı mı büyüttük acaba? İnternet, uzay yolculuğu ve süper ilaçlarımız sayesinde geçmişte mümkün olmayan mesafeleri aşarken, daha uzun yaşarken(ki bir tahmine göre, tüm insanlık tarihinde 60 yaşını aşabilmiş insanların yarısı şu an hayatta); bireysel mutluluğumuza giden yolu aşamayıp çağımızın en büyük hastalığı denilen depresyonu icat etmemiz, mutsuz olacak ve söylenecek bu kadar şey bulabilmemiz ilginç değil mi?

Medeniyetimizin ilerlemesi ve bilimsel gelişmeler sayesinde Eyjafjallajökull patlaması artık bizi korkutmaktan çok uzak. Gene de yukarıdaki etkileyici fotoğrafa şöyle bir bakıp belki de artık ilerlemek için bireysel gelişimimize daha çok vakit ayırmanın zamanı gelmiştir diye içimden mırıldanıyorum. Belki yıllar sonra yok ettiğimiz hayali tanrılar ve ürettiğimiz teknolojilerle değil, daha doyurucu ve mutlu hayatlar yaşamak için kat ettiğimiz mesafeler ile gurur duyarız. Ya da: idiocracy..

** Bu arada ben merak ettim, başka merak edenler için Eyjafjallajökull, Ada-dağ Buzulu anlamına geliyormuş. Daha fazla bilgi almak isteyenler, böyle buyrun.

The Mentalist

Posted in Genel by kutusuzkutkut on Nisan 20, 2010

Bu aralar en çok izlediğim dizi Simon Baker‘ın başrolünü üstlendiği “The Mentalist“. Kısaca diziden bahsedersek, dizinin kahramanı Patrick Jane(Simon Baker) karşımıza psikoloji, illüzyon, hipnoz, telkin gibi konularda uzman bir manipülatör ve başına buyruk bir karakter analizcisi olarak çıkıyor. İlk bölümde anlatıldığı üzere Patrick daha önceleri üstün mental yeteneklerini sayesinde insanları medyum olduğuna inandırmış bir televizyon şovmeniyken, bir şov sırasında söyledikleriyle bir seri katili sinirlendirir ve sonuçta ailesini kaybeder. Bunun üzerine kahramanımız özel bir polis biriminde danışman olarak çalışır, bir yandan da ailesinin katili “Red John”u arar(dizinin tüm bölüm isimlerinin içinde “red” veya kırmızı ile ilgili bir terim geçiyor). Suçları ise modern bir Sherlock Holmes edasıyla sivri gözlem yeteneği ve çıkarım gücüyle çözer. Esprili, zeki ve merak uyandırıcı bölümleri ve bu sıradışı karakteri ile dizi benim ilgimi çekmeyi başardı, bir deneyin sanırım sizin de hoşunuza gidecektir.

Dizi şu anda digiturk platformunda dizimax kanalında yayınlanmakla birlikte, online izlemek isteyenler diziporttan diziye ulaşabilirler. Altyazısız dizi izlemeyi sorun etmeyenler içinse kesinlikle yidio‘yu öneririm. Yidio’da hem dizi veritabanı ve link sayısı(yani bir link çalışmıyorsa başka linki deneyebiliyorsunuz) fazla, hem de dizilerin çoğunu HD olarak yüksek görüntü kalitesi ile izleyebiliyorsunuz. İyi seyirler!

*Dizide Mentalist şöyle tanımlanıyor: “A master manipulator of thoughts and behaviour/Someone who uses mental acuity, hypnosis and/or suggestion”

İzmir

Posted in Gezi by kutusuzkutkut on Nisan 19, 2010

İzmir’i seviyorum. Kentin kendine has bir havası, duruşu var her şeyden önce. Ak Parti iktidarı dönemindeki ve seçimlerdeki duruşlarını, birleştirici bir unsur olarak kullanarak kentsel kimlik yaratmada oldukça başarılı olmuş İzmirliler. Daha henüz havaalanından şehre girerken, o bahsettiğim kimliği ve duruşu ortaya koyan dağa oyulmuş kocaman bir Atatürk maskıyla karşılanıyorsunuz. Gerçi insan ister istemez böyle bir yapı için onca para harcanacağına, Atatürk’ü okullar, hastaneler, bilim merkezleri açarak anmanın daha doğru olacağını düşünse de bu etkileyici yapı gözlerimde parıltılar, yüzümde gülümseme oluşturuverdi işte.

Yaklaşık yarım saatlik bir yolculuktan sonra nişanın yapılacağı ve konaklayacağımız Swiss Otel‘e vardık. Swiss Otel, İzmir’in koynunda Alsancak’ta yer alıyor. Anlatıldığı kadarıyla daha önceleri Grand Efes olarak hizmet veren otel daha sonraları Swiss Otel tarafından satın alınarak restore edilmiş. Otelin odaları ve iç mekanı gayet estetik olmakla birlikte asıl etkileyici kısmı bir iç avlu halinde duran sade ama dinginlik veren bahçesiydi bence. Biz gene de bahçede fazla zaman harcamadık, nişan hazırlıkları doğrultusunda kafaları bulmak için kendimizi kordona attık. Kordon’da bir çok mekan olmasına rağmen hiç şüphesiz en popüleri ve dolayısıyla kalabalık olanı Sunset‘te midye tava, midye dolma(ki kendileri ah izmir ah başlıklı yazıda görülebilirler),  patates kızartması ve biraz fazlaca bira ile birlikte o güzelim İzmir havasının keyfini çıkardık.

Nişan ile ilgili çok fazla detaya girmeyeceğim. Sadece sezon açılıyor yazısında olduğu gibi halay başı olduğumu belirtmem yeterli sanırım. Ayrıca, Adanalı damat adayı dostuma da Efe oynattırmanın(korkutucu bir karate gösterisiydi daha çok) acısını düğünde çıkaracağımızı söyleyebilirim.

Nişandan sonra gittiğimiz Marche Cabaret ise İstanbul’daki Cahide’ye benzeyen ama daha cüretkar şovlar sunan eğlenceli bir mekan. Tam bir gece klübü olan Cabaret ile ilgili tek eleştirim ise sigara yasağı konusundaki duyarsız tavırları olacak. Uzun bir aradan sonra dumanaltında eğlence işkencesini yaşayıp odaya döndüğümde üzerimdeki tiksinç kokuyu alınca sigara yasağını çıkaranlara içimden teşekkür etmeden duramadım.

Pazar günü ise yemekleri için ancak eh işte diyebileceğim ama sempatik bir yer olan Pepe Rosso‘da yemek yerken bizi bir sürpriz bekliyordu. Kordon zaten körfez boyunca uzanan parkı, parkta ağaç altlarında öpüşen sevgilileri, pubları tıklım tıklım dolduran müdavimleri, bisikletlileri, yürüyüş yapanları ile tam bir Avrupa sahil kentini andırırken bir de karşımıza 23 Nisan şenlikleri için düzenlenmiş Sertap Erener konseri çıkmasın mı, e artık pazar keyfi de bu kadar olur! Arka fonda Sertap’ın şarkıları ile yaptığımız gezintinin tek hayal kırıklığı yıllar öncesinden kalma bir hatırayla gittiğim Bonjour‘un “Suprem” isimli tatlısı oldu.

Kısa bir geziydi belki ama yine de oldukça eğlendik anlayacağınız. Yeni nişanlı çiftimize bir kez daha tebriklerimi sunar, hepinize iyi haftalar dilerim efendim!!

*İzmir yazısı bir gün gecikmeli geldi çünkü Ufuk Akıncı hakkındaki yazımı Pazartesi Sendromu yaşayan arkadaşlar için yetiştirmek istedim, tıklama sayısına bakılırsa birçok kişinin de aklını çeldim 🙂

Kerpe’de bir adam dalga sörfü yapıyor!

Posted in hayat by kutusuzkutkut on Nisan 18, 2010

13 nisan tarihli hayata bakışlarımızı sorgulayan yazıyı bir ödev ile bitirmiş ve bu konu hakkında daha konuşacağımızı söylemiştim. Umarım ödevlerinizi yapmışsınızdır çünkü bu devam yazısı, belki iddalı olacak ama, hayatlarınızı değiştirebilir.

Gazetelerin pazar ekleri şarapçılığa girişen, dünya turuna çıkan, bahçecilik yapan, anadolunun ücra bir kasabasına yerleşen insanların hikayeleri ile doludur. Bu hikayelerin ortak özelliği başrol kahramanlarının emekli CEO, patron gibi belli yaşa gelmiş, iş hayatından çekilmiş insanlar olmalarıdır. Geçtiğimiz aralık ayında gene benzer bir hikaye okurken, hayatımda doğru yerde miyim sorusuyla bunalan ruhuma alarm zilleri çaldırtan bir detayı fark ettim: bu hikaye 28 yaşında, yani benimle yaşıt, bir gençle ilgiliydi.

Ufuk Akıncı Marmara Üniversitesi Ekonometri bölümünde okumuş, daha sonra sırasıyla borsacılık ve bir ithalat firmasında kariyer yapan ve masa başı iş hayatını sorgulayan bir arkadaş. Şöyle diyor: “İşimi yapıyordum ama kafamı kaldırdığımda gördüğüm manzara beni bitiriyordu. Yaptığım işi ne koklayabiliyor, ne ona dokunabiliyordum. Dokunabildiğim tek şey radyasyon saçan bir bilgisayar ekranıydı”. Aslında buraya kadar çok farklı ve heyecanlı bir hikayesi yok, bizim neslimize çok tanıdık gelecek bir hayat yaşıyor. Sonra bir gün artık bir bunalım mı, aydınlanma mı, çılgınlık mı ne derseniz diyin, parasız yaşayabilir miyim acaba diye düşünüp bisikletiyle 15 günlük bir geziye çıkıyor. Geziyle ilgili aktardıkları şunlar: “İstanbul’da ihtiyacım olmayan birçok alışkanlığım vardı. Bir sürü şeyi sanki çok gerekliymiş gibi algılıyordum. Bunlardan kurtulmak için en basite inmem, hayatımda elemeler yapmam gerekiyordu. Zor koşullarda yaşayabiliyorsam, paraya ihtiyacım da yok diye düşünüyordum. Kararsızlığım ve korkularım vardı ve bunlarla başa çıkma yollarını bulmalıydım. Yola çıktığım ilk gün üç arı boynumu soktu, moralim çok bozuldu. Ama aradığın bu değil miydi, al sana zorluk diyerek kendimi toparladım. Avlandıkça farkında olmadan duyularım da gelişiyordu. Müthiş avlanıyordum. Doğanın dengesinin bozulmaması gerektiğine inandığım için yeteri kadar balık yakalayınca önümden kocaman bir balık geçse de avlamıyordum. Balık yerken bira istiyordum ama sonra, su var ne gerek var diyerek vazgeçiyordum. Demek ki hayatta aslında elenecek çok şey var. Bunlar elendikçe, kafada öyle bir boşluk oluşuyor ki, bu kez tamamen kendinize konsantre olabiliyorsunuz.”.

İşte Ufuk böyle kendine konsantre olunca, ben bunu başarırım diyerek Karadeniz’in Kerpe kasabasına yerleşiyor. Hem de çocukluk hayali olan dalga sörfünü yapmak ve başkalarına öğretmek için! Dalga sörfü dedim, yanlış okumadınız. Adam profesyonel kariyerini, kent hayatını, dalga sörfü yapmak için bırakıp bir kasabaya yerleşiyor!  İşte bu bizim yaş grubunun bilmediği ya da görüp de anlatmaya çekindiği bir rüya olsa gerek!

Blog yazmanın iyi taraflarından biri olsa gerek, hayattı, mutluluktu diye yazıyorum haydi bir şansımı deneyim Ufuk’a bir mail atayım, kafamdaki bazı şeyleri sorup, blogu okuyanlarla paylaşayım dedim. Ben İran’ın nükleer programını soruşturuyormuşcasına, araşatırmacı gazeteci gazıyla “Ufuk Bey”  li böyle resmi falan mailimi atmıştım ki, ertesi gün “Geçelim “Bey”i, direkt ufuk diyelim” le başlayan ve oldukça samimi cevapların olduğu mail posta kutuma düşüverdi. İşte sorular ve Ufuk’un cevapları:

Kutkut: Kerpe’de hayat nasıl, tipik bir gününüz nasıl geçiyor?

Ufuk: Kerpe zaten benim doğumumdan itibaren bütün yazlarımı geçirdiğim biryer. Eskiden daha ormanlık ve güzel olmasına rağmen, hala tartışılmaz bir güzellikte benim için. Hayat dersen, hürriyetteki yazıdan da anlayacağın gibi hayatı ben burada kurmaya çalışıyorum çünkü kışları çok az insanın yaşadığı hatta ulaşımda bile zorlanılan bir yerden bahsediyoruz. gerçi bir o kadar da yapaylıktan uzak huzurlu ve doğa ile içiçe… Bir günüm hımm çok zor. Eğer dalga varsa akşama kadar günüm suda geçiyor. tabi kışsa önce sobayı yakmam lazım, yoksa dönüşte donuyorsun. onun dışında zaten sörftahtası yapımı bütün zamanımı alıyor. Kafama eserse de balık avlıyorum zıpkınla. Kışın bu aktivite oldukça nadir oluyor ama yaza doğru durgun günlerde dalmak da hem maddi hem de manevi destek oluyor bana.Tabi saydıklarım hep zevk için gibi, tipik olarak kışın özellikle yemek yap ısın(ısınmaya çalış) atölyede çalış tecrübe kazan be ufuk nidalarıyla kafamın etini yemekle geçiyor.

Kutkut: Kerpe’de yaşarken en çok zorlandığınız konu ne oldu?

Ufuk: Önceden zorlukları tartıp biçtiğim ve kendimi hazırladığım için zorlayan pek birşey olmuyor tabi. Dur ya ısınmak çok zor oluyor burda hala ısınmak için güzel bir sistem oturtamadım ama önümüzdeki kış gelen gidemeyecek. Soba keyfi bir başka tabi.

Kutkut: Şehir hayatında özledikleriniz, eksikliği hissettikleriniz neler?

Ufuk: Aslında şehir hayatında artık beni çeken hemen hemen hiçbirşey kalmadı. Gittiğim zamanlarda birkaç güne bunalıma giriyorum. Hatta buradan giderken de, Pazar günü yaşanan yarın iş var sendromu gibi bir çöküntü oluyor içimde.(Tabi kız arkadaşımı görmeye gidiyorsam ozaman durum biraz daha iyi oluyor benim için) Ama tabi bütün arkadaşların şehirlerde yaşayınca onların eksikliğini hissetmiyorum demek mümkün değil.

Kutkut: Yakınlarınızla ve arkadaşlarınızla ilişkilerinizi nasıl sürdürüyorsunuz? Sosyal hayattan uzaklaştınız mı?

Ufuk: Genelde ilişkilerim çok iyidir. Telefonla görüşmek yerine yüzyüze görüşmeyi tercih ediyorum. Ya onlar geliyor ya ben gidiyorum. Sosyal hayattan uzaklaşmak tabiki de böyle bir hayat seçmiş biri için çok kolay. Ama bunun dengesini de bulmanız gerkiyor. Aslında bu mevzu yazarak cevaplayamayacak kadar uzun nasıl anlatsamki iki cümleyle???? Şöyle desem, uzaklaşmadım ama istemesem de uzaklaşmaya meğilliyim.

Kutkut: Devamlı Kerpe’de misiniz, istanbula ne kadar sıklıkla gidiyorsunuz?

Ufuk: Genelde Kerpedeyim, İstanbul a genelde kız arkadaşımı görmeye gidiyorum. Bazen de iş görüşmelerine. Ama ana sebep hep kız arkadaşım oluyor tabi gitmişken de işlerimi halletmiş gibi oluyorum.

Kutkut: Mevcut yaşantınızda para kazanmak ne kadar önemli bir sorun sizin için? İlerisi için maddi güvence oluşturamamak gibi çekinceleriniz var mı?

Ufuk: Para evet büyük sorun değil mi? Ah şu denizleri kurutmasalardı da bende hergün balık yeseydim rahatça:) Valla param bittikçe (freelance) dışardan işler alıyorum mesleğim ile ilgili, raporlama gibi. Yada dediğim gibi burda bir hayat kurmaya çalıştığımdan para da kazanmak üzerine düşüncelerim var. Sörf sayesinde bu da gerçekleşecek diye ümitleniyorum. Maddi güvence de gerekli tabi ama işte bakalım hayat inşallah bizede rızkımızı verecektir 🙂

Kutkut: Gelecekle ilgili neler planlıyorusunuz, bir yirmi yıl sonra da şu an yaşadığınız hayat sizi memnun edecek mi sizce?

Ufuk: Gelecekte neler olacağını bilseydim planlardım ama malesef ben bilemiyorum. Şu an yaşadığım hayatta hergün kendime birşeyler kattığımdan ve yaşamımı geliştirdiğimden gelecekte şuan yaşadığım hayata sahip olmayacağım bu sebepten de memnuniyet sanırım o zamanki yaşadığım hayat için geçerli olacak.

Kutkut: Unutmadan, dalga sörfü eğitimlerinden de biraz bahseder misin?

Ufuk: Dalga sörfü eğitimi 1,5 – 2 saat kadat sürüyor. Ders ücretleri 100tl kişi başı. Haziran sonundan itibaren wetsuit gerektirmeksizin gelip ders alınabilir. Ben kendi imkanlarımla tedarik ettiğim eğitim bordlarıyla aynı anda 6 kişiye kadar grup ders verebiliyorum. Zaten Hürriyetteki yazıdan da biliyorsundur, Güney Afrika’dan aldığım sponsorluk sayesinde eğitmenlik sertifikası almayı ve Türkiye’ deki ilk surf eğitmeni olma şansı yakaladım. Onun dışında bilemedim ne bilgi vereyim, ilgilenenler mailden ulaşabilirler bana. Elimden geldiğince kalacak yer konusunda da yardımcı olmaya çalışıyorum burda tanıdık pansiyonlardan.

Kutkut: Son olarak, bizlere ( şehir ve kariyer koşuşturmasında olanlara) neler önerirsiniz, neler söylemek istersiniz?

Ufuk: Abi valla ne diyeyim. Çalışırken hep kıskandım koşturmacanın içerisinde hiç düşünmeden hayatını sürdürebilenlere. Bende hep bir huzursuzluk hep bir mutsuzluk, hatta hep bir hastalanma durumu. Bu sebepten hiç söyleyebileceğim birşey yok valla. Zaten ne haddime ki böyle yorum yapmak bana kalırsa. Biz geçelim bu soruyu. Ama buyrun gelin yazılı değil yüz yüze sohbet edelim diyebilirim.

Çok kısaca tanıdığım Ufuk böyle işte; mutlu, sörf yapıyor, sörf tahtası yapıyor, çocukluk hayalinin peşinde, gelecek konusunda rahat ve en büyük derdi sobasıyla. Bu uzun yazının kısa özeti şu aslında: Başka olasılıklar, başka hayatlar, başka seçimler de var. Kariyer yapmak, para kazanmak, tüketmek kafanızda soru işaretleri bırakıyorsa ya da hayallerinizin hiçbir zaman gerçek olamayacağını düşünüyorsanız,  Kerpe’de sizin yaşlarınızda bir adam dalga sörfü yapıyor, unutmayın!

* Ufuk sanırım bu yazıyı takip edecektir, dolayısıyla aklınıza gelen soru ve ya söylemek istediklerinizi yorumlar kısmına yazabilirsiniz. Yok ben özelden ulaşayım diyorsanız mail adresi: ufuk_akinci@surfartclub.com ya da facebook sayfası surfartclub’ı bulup oraları deneyebilirsiniz. Ama bence gelin en güzeli toplayalım çadırları hem Ufuk’un sohbet davetini değerlendirelim hem de dalga sörfünü hayatlarımıza katalım. İyi fikir diyenler, beni nerede bulacağınızı biliyorsunuz.

Ah izmir ah!!

Posted in Uncategorized by kutusuzkutkut on Nisan 17, 2010

Izmir ayri bir guzel!!!

Sezon Açılıyor!!

Posted in Genel by kutusuzkutkut on Nisan 16, 2010

Bahar geliyor binlerce hayvan çiftleşme alanlarına doğru göç ediyor, efendim otlaklarda bir karmaşa, havada bir cümbüş  kimi tüyleriyle, kimisi sesiyle dişileri tavlamaya çalışıyor. Biz de belgesellerden gülümseyerek izliyoruz bütün bu olanı biteni. Merak ediyorum acaba uzaydan bizi izleyen başka canlılar varsa onlar da insanları aynı şekilde izliyorlar mıdır? İzliyorlarsa hazırlansınlar cümbüş başlıyor, nişandı, düğündü derken sezon açılıyor! İnsanlar da nişan-düğün neredeyse o tarafa doğru toplu göçe başlayacaklar artık ve rengarenk giysileri içerisinde, danslara, oyunlara girişecekler.

Aslında benim bu ritüellerin içerisine girmem daha çok yeni, bir senelik mazisi var. Daha önceleri de düğünlere gitmiştim tabi ama tek tük. Geçen sene ise yaş grubumdan olsa gerek, aman efendim kaç nişan, kaç düğün gördüm ne siz sorun ne ben söyleyim. Gündelik, sinemaya gider gibi olmuştum artık:

-Bu cumartesi napıyorsunuz bakalım?

– Aslıların düğünü var ordayız.

– Biz de Hakanlara gideceğiz, çok heyecanlı bir film, pardon düğün olacakmış.

Düğünler, nişanlar keyifli etkinlikler aslında. Diye düşünüyordum ben ilk başlarda, sonra 2., 3. ,4. derken 58. düğün davetiyesini artık devlet babadan gelen sarı renkli asker celbi gibi açmaya başladım. Düğün, nişan diyip geçmeyin ayrıntısı çok. Ne giyileceği konusu var mesela. Aman canım erkeksin sen, ne olacak siyah takımını giy gitsin diyebilirsiniz. Yaaaa, o kadar kolaydı. Düğüne ya da nişana birlikte katılacağınız, sevgiliniz, ablanız, anneniz, arkadaşınız yani dişi her türlü varlığın girdiği stresle nasıl baş etmeyi planlıyorsunuz? Bir kere düğünse beyaz, nişansa gelin adayının elbisesinin aynı rengini giymek kadınlar arasında bizim halısahada çift dalmaya benzer reaksiyonlara neden olabiliyor. Kadınların onlarca elbisesi vardır kesin dolaplarında, birini giysinler işte diyebilirsiniz. Lütfen durun, komik oluyorsunuz. Bir kere ya modası geçmiştir o elbisenin, ya da kadınlar erkeklerin hayallerinin ötesinde bir IQ seviyesine tırmanarak o elbiseyi daha önce giydikleri bilmem kaç yıl önceki yerleri sayarak gene anlayamayacağımız bir nedenden ötürü aynı elbiseyi ikinci kez giymeyi reddederler, o da değilse en yakın arkadaşları aynı renk ya da modelde bir elbise giyiyorlardır, benzer bir elbise giymek söz konusu olamaz. Yıllardır her etkinlikte aynı moda, aynı renk ve hatta aynı takımı giyen biz erkeklerin bunu anlaması pek mümkün değil boşuna kafa yormayın, enerjinizi stresli bir şekilde elbise, çanta ya da en kötüsü ayakkabı arayan kadınların panik ataklarından sakınmak için saklayın. İşin bir de kuyumcu boyutu var ki hiç girmiyorum. Kısacası sezon başında kuyumcuyla toplu pazarlık yapın bir çuval irili ufaklı altın alın, yakınlık derecenize göre takarsınız gider.

Gelelim düğüne… Şimdi genç, bekar herhangi bir bayanı yoldan çevirip hayalindeki düğünü sorsanız cevap hazırdır: Açık havada, ailelerimiz ve yakın arkadaşlarımızla, romantik ve huzurlu bir kır düğünü isterim. Hahaha. Gerçekler o kadar tatlı değil dostlarım. Gideceğiniz düğün muhtemelen kapalı bir otel salonu, iyi ihtimalle aynı otelin açık hava salonu olacak. Düğünde hiç tanımadığınız yüzlerce kişi olacak (oturduğunuz masa gelin, annesi ve kayınvalidesi tarafından sosyal ilişkiler, küslükler, sahneye yakınlık gibi binlerce parametre göz önünde bulundurulak Gauss‘un bile çözemeyeceği bir denklemle formüle edileceğinden itiraz ya da yer değiştirme gibi riskli davranışlardan kaçınmanızı tavsiye ederim) ve o romantik ve huzurlu kır düğününün, klasik müzik ile başlayıp halaya doğru ilerlerken nasıl  sıradan bir salon düğününe dönüştüğünü izleyebileceksiniz. Gelinle damat salona ilk girdiklerinde, kadınlar gelinlik ile ilgili yorumlara başlayacak, siz ise daha çok o saf ve temiz yüzlü gelin adayını mevcut korkutucu palyaço makyajlı gelin haline kimin getirdiğini merak edeceksiniz. Ana yemek olarak tavuk yiyecek, bir saat önce cumhurbaşkanı ağırlığıyla ortalıkta dolaşan yaşlı amcanın, ceketi fırlatmış kravatı alnına bağlamış bir halde sizi sahneye sürüklemesine izin vereceksiniz.

Tabi her düğün-nişan böyle olmuyor. Özellikle çok yakın olduklarınızın mutlu günlerinde genelde kafayı bulan halay başları siz oluyorsunuz. Hayatta oynamam diyen kızların sahnede dansöz kesildiği, erkeklerin eşlerinin ya da sevgililerinin kötü bakışları altında sarhoş olup çam devirdikleri, abartıp birbirlerine sarılıp ağladıkları düğün/nişanlar da bunlar oluyor. Yarın ben de artık dosttan ziyade kardeşim olan birisinin nişanı için İzmir’e gidiyorum. Çok eğleneceğimizden eminim ama tek korkum pazar sabahı ağır bir başağrısıyla uyandığımda gelin tarafının düğün masası planında kara listeye girmiş olmak. Sonuçta sağdıçların düğüne mutfaktan katılmaları pek hoş olmaz diye düşünüyorum.

Evet, bir sezon daha başlıyor, hayırlı olsun!!!

Tagged with: , ,

Exlibris

Posted in Genel by kutusuzkutkut on Nisan 15, 2010

Evimin bir odası beni hem gururlandırıyor hem utandırıyor, hem sevindiriyor hem üzüyor. Hayır, aklı fesata kayan arkadaşlarım, yatak odamdan bahsetmiyorum. Çalışma odam ve daha özelinde kitaplığım burada söz konusu olan. İster bilgi edinme diyin, ister hayal kurma, ister başka dünyalara dalma kitap okumayı çok seviyorum. Küçüklüğümden beri okuduğum, kitaplığımın raflarından artık taşmaya başlayan kitaplarımı arada bir karıştırmak, kurcalamak büyük bir zevk benim için. Beni ben yapan değerlerin, hikayelerin, maceraların büyük kısmı o sayfalar arasında bir yerlerde biliyorum. Böyle bir kolleksiyona sahip olduğum için hem gururluyum hem sevinçli. Gene de arada bir gözüm kitaplığın sessiz ve gösterişsiz sakinlerinden birine çarpıveriyor: Mülksüzler. Birden kitaplarıma sahiplenme arzum komikleşiyor gözümde, burada boş boş duracaklarına başkalarıyla paylaşılabilirlerdi diye düşünüp utanıyorum. Kimbilir belki de kolleksiyoncunun vicdan azabı gururudur. Neyse biz konumuza dönelim.

Tarihte kitapları sahiplenmenin daha geçerli olduğu dönemler de olmuş. Matbaalar çalışmaya başladıktan sonra kitaplar daha geniş kitlelere ulaşsa da az sayıda basılı kitabın kime ait olduğunu belirtmek, hırsızlıkları önlemek üzere bir kavram gelişmiş ve zamanla bir sanata ve şu anda bu yazının konusuna dönüşmüş: exlibris. Exlibris, sözcük anlamı olarak …’nın kitaplarından/kütüphanesinden anlamına geliyor. Geniş anlamda ise, kitapların iç kapağına konulan ve sahibini belirten yazı, resim ve her türlü grafik çalışmaya exlibris deniyor. Aslında bir nevi kitap ile sahibi arasındaki bir bağlantı, bir mühür, özel bir işaret diyebiliriz.  Bu küçük kitap kartvizitlerinin örneklerini yazı arasına serpiştirilmiş görsellerde bulabilirsiniz.

Aslında eminim hepimiz en azından kitaplarımızın ilk sayfasına isimlerimizi ve belki küçük bir not yazmışızdır. Bu geleceğe miras küçük izleri kendi yeteneklerimizle biraz daha geliştirsek hoş olmaz mı? Exlibris sanatı ilginizi  çektiyse ülkemizdeki exlibris derneğini(25-29 ağustos tarihleri arasında exlibris kongresi ve yarışması varmış) inceleyebilirsiniz. Ayrıca ekslibris sanatının ülkemizdeki öncülerinden Hasip Pektaşın çalışmalarına bakabilirsiniz.

Peki kitap okumayı seven ve sahiplenme sorunu aşamamış bir arkadaşınıza keyifli bir hediye olmaz mı? Olur.

* Kitaplarını paylaşmayı daha iyi becerebilenler için şu yöntem çok ilgi çekici gelebilir.

Sokak Köpekleri

Posted in Genel by kutusuzkutkut on Nisan 14, 2010

Havalar mis gibi.. Serin olsa da buram buram bahar kokuyor. Siz de heyecan yapmışsınız, pazar sabahı erken saatte kalkıp yürüyüşe çıkıyorsunuz. Temiz hava alacaksınız, spor yapacaksınız, dönüş yolunda kahvaltılık bir şeyler de aldınız mı değmeyin keyfinize. Yürüyüş yolunuzun üstündeki ağaçlık alanda ise keyifler o kadar yerinde değil. Sokak köpekleri rahatsız, karınlar aç, kemiklerin iliklerine kadar çiğ yağmış, psikolojiler bozuk. Bir önceki gün yağlı ekmek atan kapıcıya kuyruk sallanmış, bir başkasından tekme yenmiş, binbir çeşit araba kovalanmak suretiyle sokağın asayişi korunmuş, kafalar gene de karışık. İnsanlar dost mu düşman mı, kuyruk mu sallasak ısırsak mı diye düşünen köpekler birbirine sokulmuş, kaşlar çatık düşünüyorlar. Bu arada sizin adımlar sıklaşmış, sıcacık poğaça kokusu burnunuza sinmiş. Derken bizim çete sizi fark ediveriyor. Dedik ya kafalar karışık, köpekler birbirlerine bakıyor napıyoruz dercesine, başlıyorlar takibe. Birinin aklı kendisiyle oyunlar oynayan eski sahibinde kuyruk sallıyor, diğeri hala geçenlerde kafasına yediği taşları unutmamış hırlıyor. Siz önde, köpekler beride giderken artık bir öksürük mü, bakış mı köpeklerden biri kıllanıp havlayıveriyor, sonrası cümbüş zaten. Neyseki çetenin psikoloji bozuk, kovalıyorlar ama ısırmıyorlar. Bir süre sonra elinizden fırlattığınız şapkadan hınçlarını almak için taaruza kalkıp sizi unutuyorlar, siz de düştüğünüz yerden kalkıp sporuna da havasına da poğaçasına da sövüp eve yollanıyorsunuz. Eee keyifli pazarlar!!

Bu mizansen haline getirmeye çalıştığım olay pazar günü babamın başına geldi aslında. Çok şükür ciddi bir şeyi yok, ama düştüğü sırada kolunu çatlattığı için alçıyla geziyor artık ve çeteyle arayı yapmak için kemik topluyor sağdan soldan. Ülkemizde pek çok sorun var biliyorum ama başımıza gelince benim de aklıma takıldı bu sokak köpeği sorunu nedir, neler yapılabilir diye.

İnternette şöyle hızlıca bir araştırma yapınca gördüm ki dünyada sokak köpekleri ciddi bir sorun oluşturuyor. Tahminlere göre dünya köpek nüfusunun %75 i sokaklarda. Hindistan, Kolombiya , Sri Lanka gibi ülkeler başta olmak üzere pek çok ülkede de ciddi sıkıntılar varmış bu konuda. Bir yandan kuduz, hastalık bulaştırma, insanlara saldırılar gibi sorunlar varken öte yandan hayvanlara eziyet, işkence, telef etme gibi boyutları da var meselenin. Ülkemizde ise  son yıllarda AB’ne uyacağız heyecanı ile 5199 sayılı hayvanları koruma kanunu çıkarıldı. Yazıda güzel, göze hoş gelen, uygulama da ise boş ve etkisiz bir yasa olarak da yerini aldı hayatımızda. Sokak köpekleri konusunu temelden çözmek için yapılacaklar belli aslında: hayvan kimlik sistemi uygulamaya geçecek, hayvan sahipleri hayvanlarından sorumlu tutulacak, kısırlaştırma programları yürütülecek(mesela özellikle köylerde mobil veteriner ekipleri gezdirilebilir), eğitimler verilecek. Yani çıkartılan yasa da uygulanarak hayvan popülasyonu kontrol altına alınması için çaba sarf edilecek. Bunlar uzun soluklu ve temelden etkili çözümler.

Daha kısa vadeli ve güncel barınak sorunu ile ilgili ise benim şöyle bir önerim var: Okullarda  hayvanları koruma günü gibi belli tarihlerde içi boş dersler verileceğine, her okul kendi bünyesinde bakımını öğrencilerin üstleneceği küçük çaplı hayvan barınakları oluştursa olmaz mı? Milli Eğitim Bakanlığı ve sivil toplum kuruluşalarımız böyle bir proje oluşturup yürütemezler mi acaba? Bu sayede hem çocuklar hayvan sevgisini yaşayarak öğrenirler, hem de hayvanlar sokaklar yerine güvenli ve bakılacakları bir yuvaya kavuşurlar. Sanırım Adana’da 1500 civarı okul var. Her okul ortalama 5 hayvana barınma sağlasa 7500 hayvan sokaklarda çocukları kovalayacağına, okul bahçesinde çocuklarla oynar.

Babam da rahat rahat yürüyüşünü tamamlayabilir.

not: İnternette gezerken gözüme takılanlar: dohayko, eski peta başkanının son projesi, dünya hayvanları koruma derneği.

Dıt dıt dıt dıt!!

Posted in hayat by kutusuzkutkut on Nisan 13, 2010

Pazartesi sendromunu hepimiz biliyoruz. Bana sorarsanız pazartesilere biraz haksızlık ediyoruz çünkü salı, çarşamba ve diğer günlerin de durumu çok farklı değil. Bugün salıydı ve beni yataktan kaldırmak için gene bir adet spatula, cumhuriyet senfoni orkestrası ve ağır iş makinaları gerekti. Daha da kötüsü pazartesi de böyleydi ve yarın da böyle olacak. Benzer durumda olan pek çok arkadaşımla konuştuğumda çeşitli şüphelilerle karşılaşıyorum: pazartesi, bahar, havalardan, dün geç yattım, bu aralar çok yoruldum, vs, vs.. Hepsi mantıklı açıklamalar olmakla birlikte ben daha sinsi bir şüphelinin peşindeyim: hayat tarzımız. Aslında sabahları sanki cennet ile cehennemmişçesine, uyku ile uyanma arasında arafta kalmış, alarmın snooze düğmesine 55. kez basmamak için kendimi ikna etmeye çalışırken bilinçaltım kusuveriyor tüm karmaşasını ana kucağı kadar tatlı yorganımın içerilerine: Başka bir işim olsaydı, daha tutkuyla sevdiğim, daha bir sevgiyle yaptığım uyanmak bu kadar zor olur muydu ve onu da geçtim acaba alarm sesi ile uyanmak zorunda olmadığım bir hayat kurulamaz mı? Güya huzurlu uyanayım diye seçtiğim ancak o ruh halimle kapı gıcırtısı haline gelen klasik müzikli alarmı bile bastıracak kadar çığırtkan sorular bunlar ve zayıf damarımdan yakalıyıveriyorlar beni. Sabah sabah aşmam gereken en uzun mesafe yatakla tuvalet arasında iken bütün hayatımı nasıl aşıp da cevalaplandırayım ki bunları? Yorganla birlikte bu zehirli düşünceleri de fırlatıp üzerimden başlıyorum yeni güne…

Peki şimdi uyanık olduğumuza göre,  gerçekten imkansız mı öyle bir hayat kurmak? 100 kişiye sorsak 99’unun yerleşeceği uzaktaki kasabadaki şirin ev gerçekten ağızda gevelediğimiz bir hayal mi?  Daha çok kazanıp daha çok harcamak bizi mutlu etmeye yeter mi? 52 inç bir LCD, playstation 3 ya da ayda bir çift ayakkabı almasak daha mı mutsuz oluruz? Peki daha sade bir hayat bizi mutsuz mu eder mutlu mu? Ormanda bir yürüyüş mü, kent merkezindeki şık spor salonları mı? Dostlarla verandada yemek ve sohbet mi, en popüler barlara akmak mı? Sade mi karmaşık mı? Üretmek mi tüketmek mi? Denge ve mutluluk hangisinde?

Sorular çok, cevaplar daha da fazla olacaktır. Bu konuyu daha konuşacağız şimdilik hepinize bir ödev: tıklayın!

İstiklal caddesi kadar!

Posted in hayat, sinemaydı kitaptı kültürel işler by kutusuzkutkut on Nisan 12, 2010

Pazar günü Şebnem Ferah konserine girmek için kapıda beklerken ani ve apansız bir fark edişle sarsıldım. Aslında ilk başta kızlı erkekli kalabalık gruplar, gizlice kola kutularına karıştırılmış alkol, umarsızca patlayan kahkahalar, ölüm temalı t-shirtler oldukça aşina görüntülerdi benim için. Üniversite yıllarımda birçok konsere gitmiştim sonuçta. Sonra önümden gencecik bir çocuk geçti. Bu çocuk 18’den küçük ama diye düşünürken bir tane ve bir tane daha yüzü inceledim. Üniversite ve lise öğrencileri her taraftaydı. Birden aklıma geliverdi: Üniversitedeyken de konserlerde arkadaşlarla takılır, binlerce yaşıtımız arasında duran daha yaşlı kişilere bunların da burada ne işi varmış dercesine bakıp kendi eğlencemize dönerdik. Ve şimdi kendime ve arkadaşlarıma bakarken ne kadar ani ve acımasız bir düşünce olsa da fark ettim ki artık o binlerce küçüğümüz arasında duran yaşlı kişiler oluvermiştik işte. Aslında hepimiz spor giyimliydik, 20 li yaşların 2. devresindeydik belki ama bir şekilde duruşumuzla, tavrımızla o bahar sarhoşu hercai gençliğin ince çizgisini geçmiştik işte.

Bu buhran düşünceleri ile otoparktan bozma ince uzun konser alanına bol of-poflu söylenişlerle girip uygun bir köşede yerimizi aldık. Daha sonra konser başlayana kadar yaşananlar ise geçmiş devirlere ait bir kabile kavgasından farksızdı. İtenler, çekenler, yer kapmaya çalışanlar ve katı bir şekilde yerimizi savunan bizler… Arada iki tane iri yarı adam bizim bulunduğumuz noktadan süratle geçiverdiler. İlk önce yeni bir yer kavgasına hazırlansam da adamların eşkale uygun falan diye konuştuklarını duyunca bir şeyler döndüğünü anladım. En arkadan gelen bir üçüncüsüne ne oluyor diye sorduğumda gayet sakin bir tacizci varmış da diyiverdi. Gerçekten de biraz sonra orta yaşlarda, beyaz sakallı, şapkalı, ortamla tamamen alakasız bir adamın güvenliğin arasında gayet sakince konser alanından çıkışını izledim. Adam ne niye dışarı çıkartıldığını sordu, ne de itiraz etti. Gerçekten de sonradan bir arkadaşımın kardeşinin dediğine göre adam gelip nasılsınız gençler, konser nasıl diye sohbet etmeye çalışmış.

Konserin kendisi ile ilgili söyleyecek çok fazla bir şey yok. Şebnem geldi, yağmurun altında rüzgardan saçları savrulurken konser dışını bilmem ama burada benimsin, yaş, zaman falan yok dedi. Ben de üzerime yağan yağmurları sevdim, bıraktım kendimi gittim. Bir ara Şebnem’in ne kadar sevmiş olabilirsin diye sorduğunu duyar gibi oldum sadece ve bir an duraksamadan tüm kalbimle bağırıverdim: İstiklal caddesi kadar!

2 de biten konserden sarhoş ayrıldığımı ya da konserden sonra arkadaşlarla taksime geçtiğimizi de anlatmak isterdim ama en son kendime geldiğimde saat 22:30’da starbucksta kahve içiyordum…

* Son olarak konserde çalmadı, ben de hala istiklal caddesinde kaldım ama özel istek üzerine:  Ünzile

Bugün sınava giren arkadaşların dikkatine!

Posted in Genel by kutusuzkutkut on Nisan 11, 2010

Tagged with: ,

Yaz sıcağında çizme giyilir mi?

Posted in Genel by kutusuzkutkut on Nisan 10, 2010

Yaz sıcağında çizme giyilir mi? Bugün Hürriyet gazetesinin cumartesi ekini karıştırırken gözüme çarpan haber buydu. İster istemez içimde bir tediginlik, kalbimde bir çarpıntı oluşuverdi. Hayır dedim, bunu da yapmayın artık, lütfen. Gözlerim hızla haberi tararken, zihnim yıllar öncesine gitti. Çok önceleri, saf bir çocukken kadınların erkeklere hoş görünmek için süslendikleri gibi garip ve komik bir düşünceye sahiptim. Televizyon da bile başroldeki kadın, Jön abiye dönüp “Nasıl olmuşum? Bütün gün senin için hazırlandım, sana daha güzel görünmek istiyorum.”  ve karşılığında yakışıklı abimiz “Sen zaten çok güzelsin.” dediğinde ben de gülümseyerek kafa sallıyordum. Geçen yıllarla birlikte kadınların birbirine bakışlarını, süzüşlerini gürdükçe ve giyim konusundaki sonsuz konuşmalarını dinledikçe gerçeği fark ettim: Kadınlar aslında birbirleri için giyiniyorlardı! “Hayır efendim, kadınlar da herkes gibi başkası için değil kendileri için giyinirler ve kendilerini iyi, güzel hissettikleri şeyleri giyerler” diyebilirsiniz ki haklısınız. Ancak bana öyle geliyor ki kadınların kendilerini iyi ve güzel hissetmeleri için giydiklerini diğer kadınların beğenmesi, etkilenmesi ve hatta kıskanması gerekiyor. Bu duruma en güzel örnek geçen sene yaşadığımız ve hepimizi derinden sarsan tayt dalgasıydı. Hatırlayın, bir anda sanki tüm kadınlar evden pantalon giymeyi unutmuş gibi sokaklara fırlamaya başladılar. Aslında erkeklerin bayram ilan etmesi gereken bu durum, taytlar fark edilince bir hüsrana dönüştü. Tanıdığım, konuştuğum, bildiğim hiçbir erkek tayt modasını beğenmedi. VE hayır kıskandıkları için değil, daha çok fiziği en müsait olanlarda bile komik(ve hatta söylemeye cesaret edebilirsem, çirkin) durduğu için beğenmediler. Bir bale resitaline ya da jimnastik gösterisine hazırlanmıyoruz bayanlar, napıyorsunuz dendi ama bu çabalar kutsal sözcükle savuşturuldu: MODA. (Gerçi gene de saf ve idealist bir grup mücadelesine devam etmiş anlaşılan).

Yazının başında bahsettiğim haberde de beni korkutan bu oldu, yazın sıcağında  sokaklarda çizmeli kadınlar görmek istemiyorum ama biliyorum böyle bir duruma karşı hiçbir savunmamız yok. En iyisi yüce MODA karşısında geri çekilelim beyler, hepimiz biliyoruz, kadınlar ve kıyafetleri arasına girip de kazandığımız bir savaş olmadı daha.  Yazın 55 derecede yanınızdan çizmeyle geçen ilk kadını gördüğünüzde boşverin aklınıza bu yazı gelsin, gülümseyin yolunuza devam edin. Büyüklerimizin de dediği gibi: This is a fight we cannot win! Akşama Madrid-Barcelona maçı var, gelin yavaşça geri çekilelim hep birlikte.

Tagged with: , ,

iphone 4.0 geliyor!

Posted in teknoloji by kutusuzkutkut on Nisan 9, 2010

iphone kullanıcıları için dün apple tarafından önemli bir duyuru yapıldı: Beklenen iphone 4.0 yazılım güncellemesi yaz aylarında kullanıma sunulacak. Bu güncellemede en dikkat çekici yenilik, iphoneların “multitasking”‘a yani birden çok programı arka planda çalıştırabilme özelliğine kavuşmaları olacak. Yani iphone sahipleri artık radyo dinlerken maillerine bakabilecek, bir uygulama aktifken diğer uygulamalar arasında rahatlıkla geçiş yapabilecekler. Ayrıca yeni güncelleme ile uygulamaları bir klasör altında toplayabilme, ipadde çok dikkat çeken ibooks uygulaması, 5x dijital zoom gibi daha bir çok yenilik de yer alacak. iphone 4.0 güncellemesi ve iphone ile ilgili her türlü bilgi için, bir numaralı bilgi kaynağım olan iphone Türkiye blogunu incelemenizi tavsiye ederim.

Tagged with: , ,

Profesyonel

Posted in sinemaydı kitaptı kültürel işler by kutusuzkutkut on Nisan 8, 2010

Dün akşam arkadaşlarla Tiyatro Festivali kapsamında Adana’ya gelen Profesyonel adlı oyunu izlemeye gittik. Profesyonel, Sırp yazar Dusan Kovaçevic’in yazdığı, Yetkin Dikinciler ve Bülent Emin Yarar gibi iki etkili karakter oyuncusunun sergilediği tek perdelik bir oyun. Oyunun ana konusunu 18 yıllık gizli/tek taraflı bir dostluk oluşturuyor. Bir gizli polisin(Luka) takip ettiği kişiyle(Teodor) onun haberi olmadan sürdürdüğü ve sonunda izlerini paylaştığı bir hayatın öyküsü sahneleniyor aslında. Luka 18 yıllık birikimi ve anılarıyla Teodor’un karşısına çıkar ve anılar havada uçuşmaya başlar. Oyunda, anılar anlatılırken bir babayla oğlun ve bir oğulla babanın hikayeleri, eleştirdikleri rejimin bir parçası haline gelen aydınların ve savundukları rejimin artıkları haline gelen insanların halleri de inceden inceye işleniyor. İki ayrı görüşün, iki ayrı hayatın kesişmesi ve belki de yer değiştirmesi anlatılıyor bu zevkli oyunda. Bu noktada oyunun kendisi kadar oyuncuların performansından da etkilendiğimi belirtmem gerekiyor. Bana kalırsa tiyatronun hala sevilmesinin, onca efektli, bütçeli sinema filmine rağmen hala ilgi çekmesinin sebebi de zaten bu tarz özgüveni yüksek, oyuna ve seyirciye hakim olma becerisini gösterebilen sanatçılardır. Şöyle bir örnek vereyim;  Oyunun bir sahnesinde Teodor kahve içerken duyduklarına şaşırınca içtikleri ağzından püskürüveriyor. Bu sırada Yetkin Dikinciler oyunun ortasında gayet esprili ve nazik bir şekilde seyirciye dönerek ön sırada oturanlardan özür diledi. Başka bir sahnede ise Bülent Emin Yarar repliğinin arasına “Yaşasın Tiyatro!” söcüklerini sıkıştırıverdi ve salondan büyük alkış aldı. Bu hareketler oyundan dikkatlerin uzaklaşmasına değil, tam tersi seyircinin oyuncularla daha çok yakınlık kurarak, odaklanmalarını sağlıyor. Kendilerini bir kez daha tebrik ediyorum.

Son bir not da Adana Tiyatro Festivali hakkında.. Bu oyunun biletlerini arkadaşlarımız yaklaşık 1 ay önce, biletlerin ilk satışa çıktığı gün sıra bekleyerek ve adeta mücadele ederek alabilmişler. Diğer pek çok oyuna ise biletler ertesi güne tükenmişti. Adana ilginç bir şehir, ulusal medyamızda adliyesi ile popüler belki ama burada tiyatroya, sanata bu kadar ilgili, her oyunu kapalı gişe izleyen insanlar da var ve açıkçası bu çok hoşuma gidiyor.

%d blogcu bunu beğendi: