kutusuzkutkut

İlkel toplumlara ait ulaşım çözümleri(!)

Posted in Uncategorized by kutusuzkutkut on Şubat 20, 2015

Japonlar henüz bizim medeniyet seviyemize ulaşamamış geri bir toplum oldukları için kafayı bisikletlere takmış durumdalar! Motorlu araçların üstünlüğü ilkesine bağlı kalmadıkları gibi yaya ve bisikletli ulaşıma da önem verip kendince çözümler geliştiriyorlar. Muhtemelen bizleri gıpta ile izleyen bu toplum, yer tasarrufu ve çalınmaya karşı güvenlik sağlayan bisiklet park alanlarıyla bu ilkel ulaşım aracına ait sorunları çözmeye çalışıyor. Yer altında bisikletinizi saklamaya(13sn. sürüyor) yarayan bu gülünç yatırım, aylık 15 USD gibi bir bedel ile bisiklet kullanıcılarına(şehirde ne işleri varsa) sunuluyor. Halbuki sıradan bir 7 kat otoparklı AVM yapsalar diyeceğim ama belli ki bisikletten ötesine geçemiyorlar. Bizim belediyecilik anlayışımızı ve kent yaşamına dair vizyonumuzu bir kez daha tebrik etmek gerekiyor bu durumda. Haberin kaynağı olarak detaylı bilgiye buradan ulaşabilirsiniz, video aşağıda:

Jupiter Yüksel(em)iyor!

Posted in Uncategorized by kutusuzkutkut on Şubat 11, 2015

Wachowski markası ve ilgi çekici fragmanı ile merakla beklenen Jupiter Ascending(Jüpiter Yükseliyor), büyük bir hayal kırıklığı ile izlediğim filmler kervanına katıldı. Her sinema girişimlerinden bir Matrix beklemek, Wachowski kardeşlerin taşımak zorunda olduğu bir lanet belki ama neticenin bu kadar kötü çıkması da seyirciye haksızlık. Kötüyü şöyle açıklayayım: Uzay filmlerine ait kült olmuş ya da popüler tüm medyalar taranmış, iş yapacağını düşünülen bileşenler kesip monte etmek suretiyle, aslında vine olması gereken uzun mu uzun bir youtube videosu hazırlanmış ve bol pazarlama ile cilalanıp seyirciye sunulmuş. Aksiyon sahneleri, müzik, kurgu, animasyonlar, espri unsurları, karakterler Star Wars/Otostopçunun Galaksi Rehberi/Alien/Guardians of the Galaxy gibi medyalardan esinlenilmiş ama ortaya çıkan sonuçta bekleneceği üzere hiç bir derinlik yaratılamamış. Hafiften kurtadam bağlantısı bile yapıldığını söylesem bu “tutan işler” çorbasının halini biraz daha rahat anlayabilirsiniz belki. Oldukça sert bir eleştiri oldu ama beklentilerin çok uzandığında, vasat ile klişenin topraklarında kaybolmuş bir yapım kimsenin zamanını çalmayı hak etmiyor. Modern sinemanın girdiği “iş yapan” filmler akımından kurtulması için mümkün olduğunca kişiye ses duyurmakta fayda var, ben ettim siz etmeyin.

Not: Filmden akılda kalıcı ve blog konusu tetikleyen tek konuşma Jupiter Jones ile Kalique Abrasax arasında geçti. Kalique, evrenin bütün kaynaklarına erişim sağlandıktan sonra artık tek geçerli ve arzulanabilecek şeyin zaman, daha çok zaman olduğunu savunuyor, bununla ilgili yazacaklarım olacak…

Ne Yiyeceğiz – GDO Sorunu

Posted in Genel by kutusuzkutkut on Mayıs 8, 2013

GDO yani Genetiği değiştirilmiş organizmalar, “ne yiyeceğiz?” sorusuna cevap verirken üstünde önemle durulması gereken bir konu. GDO’lu üretim yeni bir “Yeşil Devrim” mi yoksa biyogüvenliğimiz açısından karşılaştığımız en büyük tehdit mi? Biraz kafa yoralım..(Aşağıdaki yazı okuduğum kaynaklardan derlediğim notlarla oluşmuş kendi görüşlerimdir, ben genetik ya da GDO uzmanı değilim, yanlışlarım olabilir, aklınızda bulunsun..)

Aslına bakarsanız GDO hikayesi gayet iddialı hedeflerle başlamıştı. Bitkilerin genetiği ile oynanacak bu sayede ürünler kendilerini ziraai zararlılara karşı dışarıdan kimyasal ilaç kullanımı olmaksızın(ya da minimize ederek) koruyabileceklerdi (kabuklarını kalınlaştırarak ya da çeşitli salgılar yoluyla). Bilim dünyasını heyecanlandıran bu pembe tabloya, hala geçerli itirazlar gelmekte gecikmedi. Öncelikli olarak şu soru ortaya atıldı: GDO’lu ürünlerle beslenen bireylerin hücre yapılarına bu modifiye genler sindirim yoluyla geçiş yapıyor mu ve geçiş yapıyorlarsa insan sağlığını tehdit ediyorlar mı? Bilim insanlarının genel görüşü, GDO’lu ürünlerin konvansiyonel/geleneksel ürünlere göre daha çok risk içermediği yönünde olsa da literatür tarandığında birbiriyle çelişen onlarca “bilimsel” rapor bulunuyor. GDO’lu ürünlerin kanser oluşumuyla ilişkilendiren araştırmalar olduğu gibi bu araştırmaları bilimsellikten uzak ve sansasyon amaçlı bulan bilim insanları da mevcut. Özellikle basına da çok yansıyan Fransız Bilim adamı Gilles-Eric Seralini’nin GDO’yu kanserle ilişkilendiren çalışmaları başta Avrupa Gıda Güvenliği Otoritesi olmak üzere birçok kuruluş tarafından bilimsellikten uzak olmakla suçlandı(basın tarafından ise “GDO’nun kanser yaptığı kanıtlandı” diye lanse edildi). Benim anladığım, şu ana kadar GDO’lu gıdaların insan sağlığı için risk oluşturduğunu ortaya koyan ve bilim çevresinde genel kabul görmüş çalışma olmamakla birlikte, risk şüphesini ortadan kaldırmak için daha çok araştırmaya ihtiyaç duyulduğu konusunda da ortak bir yaklaşım var.

GDO ile ilgili tartışmalar sadece sağlık ekseninde de ilerlemiyor, işin bir de ekonomi boyutu var. GDO teknolojisi ile ilgili patentlerin çoğu bu genleri geliştiren Monsanto, DuPont gibi devlerin elinde ve bu patent üzerindeki haklar ABD hükümeti tarafından da imtiyazlı yasalarla koruma altına alınmış durumda. Bu dev şirketler ürettikleri teknoloji sayesinde dünya çiftçilerinin daha çok kazanç elde ettiklerini(hava şartlarına dayanıklı daha verimli daha az kimyasal ilaç gerektiren tohumlar) ve sonuçta gıda fiyatlarının daha ulaşılabilir kalmasına yardım ettiklerini iddia ederken karşıt gruplar tam tersine GDO’lu tohumların biyoçeşitliliğe zarar verdiğini ve çiftçileri bu şirketlere bağımlı hale geldiklerini savunuyorlar(GDO’lu tohumlar kısır oldukları için çiftçiler kendi mahsüllerinden tohum ayıramıyor, her sene yeniden tohum almak zorunda kalıyorlar). Bu “tohum bağımlılığının” ülkeleri stratejik olarak GDO teknolojisi geliştiren ülkelerin insafına bırakacağını savunanlar bile var. Gene bir sav da patent yasalarına dayanarak büyük GDO üreticisi şirketlerin araştırmaların önünü tıkadığı ya da zorlaştırdığı bu sayede bilimsel çalışmaların manipüle edildiği ya da kısıtlandığı yönünde.

Peki ülkeler bu durum karşısında nasıl tavır alıyorlar? Kimi ülkeler (başta Amerika kıtası olmak üzere) GDO’ya sonuna kadar kucak açarken, kimi ülkeler(Çin) kendi GDO teknolojilerini geliştirmeye çalışıyor, kimi ülkeler(AB ülkeleri) ise GDO’yla aralarına mevzuat yoluyla mesafe koymaya çalışıyorlar. Bizim de takip ettiğimiz AB GDO mevzuatı kısaca şöyle işliyor: İnsan beslenmesi için kullanılacak ürünlerde GDO’lu gıdalara izin verilmiyor, hayvan beslemesi amaçlı GDO’lu ürünlerden de bilimsel kurulun onayladığı görece daha az risk/belirsizlik içeren gen modifikasyonlarına sahip ürünlerin ithalatına izin veriliyor. İnsan beslemesi için kullanılacak ürünlerde GDO’ya izin yok dedik ama AB’de binde 9 eşik değerine kadar bulaşıklığa izin varken ülkemiz mevzuatında tolerans sıfır. AB’nin tanıdığı bu tolerans sınırının sebebi taşıma, depolama gibi alanlarda pratik ve ekonomik olarak bulaşıklığın önüne geçilmesinin mümkün olmamasından kaynaklanıyor. Bazı köşe yazarlarımız “Ne var ki GDO’lu ürün taşımamış gemilerle nakliye yapılsın, sorun kalmaz” deselerde bu “Hiç nezle olmuş insan taşımamış taksileri kullanmak istiyorum” demeye benziyor. Nasıl kesin tespit yapılacağı bir yana, dünya ticaretine konu gemilerin çok az bir yüzdesinin bu sınıfa gireceği ve neticede nakliye fiyatlarının ne olacağına çok kafa yoran olmuyor. Ülkemiz mevzuatı bu anlamda pratikte katılığı ile sorun yaşarken, öte yandan fiiliyatta kontrollerin gevşekliği ile başka bir tablo ile karşılaşıyoruz. En son pirinç skandalı ile ortaya çıktığı üzere yasak olmasına rağmen raflardaki ürünler ne kadar mevzuata uygun, yani GDO’suz, büyük bir soru işareti var.

Bu arada kontrol zorluğu, kaçaklar, vs. akla şöyle bir soru getirebilir: GDO girişi hayvan yeminde kullanılan ürünleri de kapsayacak şekilde niye tamamen yasaklanmıyor? Birincisi, GDO’lu ürünlerin doğrudan tüketildiklerinde insanlara geçtiği ve zararlı olduğu bile bilimsel olarak kanıtlanmamışken, GDO’lu ürünlerle beslenen hayvanların önce bünyelerine sonra hayvansal ürünlere sonra insanlara gen geçişi olması ve bunun zararlı olması ihtimaline karşı yasaklama AB ölçeğinde bile aşırı önlem olarak görülüyor. İkincisi, GDO’lu ürünler çoğu zaman ekonomik avantaj sağlıyorlar. Bu konunun en önemli örneği hiç şüphesiz: Soya. Soya özellikle kanatlı hayvanların beslenmesinde çok önemli rol oynuyor ve hemen hemen alternatifsiz. Şu an dünya ticaretine konu olan soyanın en az 2/3’ünün GDO’lu olduğunu düşünürseniz, GDO’suz soyanın fiyatlarının yüksekliğini kavrayabilirsiniz. Gene yerli soyanın veriminden dem vuran bazılarına karşı Türkiye’nin ve AB’nin şu an ihtiyaçlarının sadece %2’sini yerli üretimle karşılayabildiklerini hatırlatmak lazım.(Soya ve yan ürünleri gofretten donmuş gıdalara kadar geniş bir yelpazede kullanılıyor. Önemli bir soru işareti de burada çıkıyor, bu ürünler GDO’lu mu değil mi? GDO’luysa mevcut mevzuata göre raflarda nasıl yer alabiliyor?)

Anlaşılacağı üzere GDO konusu hiç kolay bir konu değil. Ben açıkçası okuduklarımdan yola çıkarak medya öncülüğünde körüklenen kamuoyu algısının, “GDO = kanser” yaklaşımının bilimsel gerçeklerle örtüşmediği düşüncesindeyim. Şüpheye dayanan sağlık riski ile ekonomik gerçekleri kesiştirmenin şart olduğuna inanıyorum. Bununla birlikte daha çok bilimsel araştırma yapılarak kafadaki sorular tamamen cevaplanana kadar GDO’lu ürünlerinin kullanımının kısıtlanmasına tarafım. GDO teknolojisinin birkaç şirketin kontrolüne bırakan patent yasalarının gevşetilip, araştıramalar için bilgilerin şeffaflaştırılması gerektiğine inanıyorum. Ülkemizde ticari izin verilmese bile bilimsel anlamda GDO araştırmalarına yatırım yapılması ve bu alanda teknoloji geliştirir hale gelmemiz gerektiğine de inanıyorum. İşin ekonomik boyutunda ise gerçekçi bir yaklaşımın şart olduğunu biliyorum. Pek çok GDO karşıtı grup GDO veya konvansiyonel tarımın karşısına alternatif olarak organik tarımı koyuyorlar. Organik üretimde geleneksel yöntemlere göre bildiğim kadarıyla ortalama %20 civarında bir verim kaybı var(üretim maliyetini hesaba bile katmıyorum), bunun fiyatlara etkisini ise market raflarında görmek çok zor değil. Organik tarım bilim desteği ile, yeni yöntemlerin geliştirilmesi ile uzun vaadede çok doğru bir çözüm sunabilir ama her şeyden önce hepimizin her gün yiyeceğe ihtiyacımız olduğunu ve kısa vaadede cevaplar bulmamız gerektiğini unutmamamız lazım. Ancak hepsinden öte ilk uzlaşılması gereken şey bu konuyu iki kutuplu, siyah/beyaz hale getirmekten kaçınmak olmalı. Ne GDO karşıtları bilimsel gelişime karşı duran paranoyak ve hayalci hippiler ne de GDO’yu savunanlar sadece kar düşünen gözü dönmüş halk düşmanları. Bir sonraki yazımda GDO’ların etiketlenmesi konusundan devam edeceğim. Bu sırada GDO hakkında biraz daha bilgi almak istiyorsanız bu yazıya da kaynak olmuş linkler burada:  Wikipedia / makale /EFSA ve GDO / Greenpeace

Ne Yiyeceğiz – Gıda Güvenliği

Posted in Genel by kutusuzkutkut on Nisan 26, 2013

“Ne yiyeceğiz?” sorusu içinde gıdaların temini, güvenliği, etiği, dağıtımı gibi birçok konuyu içeren basit görünümlü kompleks sorulardan. Maslow hiyerarşisinin temellerinde yer alan bu soruya gıda sektöründe çalışan biri olarak ben de kafa yoruyorum ve kendimce oluşturduğum cevapları yazıya dökmek istiyorum. Sorunun gıda güvenliği ayağıyla başlayalım.

Gıda güvenliği, yediğimiz besinlerin üretim alanından sofralarımıza gelene kadar süre içinde zincirin tüm halkalarında hijyen ve sağlık koşullarına uygun olarak denetlenebilir ve izlenebilirlik prensiplerine bağlı bir şekilde hareket etmesini içeriyor.Yani gıdanın sadece üretim anında değil tedarik, depolama, taşınma, dağıtım gibi süreçler içerisinde de insan sağlığını riske atmayacak şekilde ilerlemesi anlamına geliyor. Avrupa Birliği bu durumu özetlemek için gıda güvenliği politikalarında “from farm to fork/table” yani “tarladan çatala/sofraya” tanımını kullanıyor ve gıda güvenliğine ciddi bir bütçe ve emek harcıyor. Gene de insan sağlığına doğrudan etki eden gıda güvenliğini tam anlamıyla sağlamak o kadar da kolay olmuyor. Marketten aldığınız basit bir gofretin bile içinde onlarca ürün ve o ürünlerin her birinin kendi ayrı tedarik zinciri olduğunu düşündüğünüzde sistemin karışıklığını ve denetimin zorluğunu algılayabilirsiniz. Bu karışık sistemlerde zincirinin bir halkasının kasıtlı(hileli ürün) ya da kasıtsız(yanlış uygulama) gıda güvenliğini tehdit etmesi ise bütün sistemi çökertebiliyor. Mesela Gıda Bakanlığı’nın geçtiğimiz yıl içerisinde uygulamaya soktuğu denetim ve teşhir politikası sayesinde hep şüphelendiğimiz bazı tehditlerle yüz yüze geldik. Bal niyetine yediğimiz mısır şuruplarından, jelatin katılmış yoğurtlara kadar gıda güvenliğini ihlal etmiş pek çok ürünle karşılaştık. Benzer şekilde izlenebilirlik konusunda ciddi aşama kateden ve katı gıda güvenliği yasaları ile öne çıkan Avrupa Birliği de geçtiğimiz günlerde at eti skandalı ile sarsıldı. Özellikle Nestle, Ikea gibi tedarik zincirlerinin hassaslığı ile övünen ve her türlü kalite, denetim belgesine sahip marka firmaların bile ürünlerinde at etine rastlanması bütün spotları “Yediğimiz gıda ne kadar güvenli?” sorusunda topladı. Her ne kadar ülkemizde bu tartışma daha çok “At eti yenir mi? Fransız ustalardan tarifler!” eksenine kaysa da asıl sorun çok sağlam olduğu düşünülen gıda güvenliği zincirinin kırılmasıydı. Kaldı ki daha sonra yapılan ileri tetkiklerde at eti karışmış kimi ürünlerde insan sağlığına zararlı ve atlarda kullanılan antibiyotiklere rastlandı. (At eti skandalı ve nedenleri hakkında güzel bir makale için tıklayın!)

Peki ne yapacağız? Açıkçası bu konuda en büyük görev bakanlığa ve denetçilere düşüyor. Sıkı denetim ve teşhir politikasının devam etmesi, yasal destek(örn: Sucuk üretiminde karışık et kullanımının önlenmesi) sağlanması, iyi uygulamaların anlatılıp özendirilmesi ve sektör temsilcileriyle yakın ilişki kurularak sorunların temeline inilmesi şart görünüyor. Bunların yanında Avrupa’daki EFSA benzeri, politika oluşturuculara ve kamuoyuna gıda güvenliği konusunda düzenli olarak bilimsel görüş sunan(Tübitak çatısı altında da olabilir) bir kuruma ihtiyaç olduğunu düşünüyorum. Özellikle kamuoyunun sansasyonel medya haberleri ya da yanıltıcı içerikli zincir e-postalardan korunması için düzenli olarak bilgilendirilmesinin önemli olduğuna inanıyorum( Bu konuda denk geldiğim bir sivil toplum kuruluşu da Gıda Güvenliği Derneği). Bireysel tüketiciler için ise her ne olursa olsun güçlü/güvenilir markaları tercih etmek en az riskli yöntem gibi görünüyor. Aynı şekilde hazır gıdalardan mümkün olduğunca uzak durmak da akıllıca bir yöntem olarak karşımıza çıkıyor. Sonuçta hazır satılan bir kek aldığınızda, maliyet, raf ömrü, tüketici tercihi gibi bir çok faktör göz önüne alınarak hazırlanmış bir ürün alıyorsunuz ve içerik listesi kabardıkça sürecin karmaşıklığı ve dolayısıyla riski artıyor. Kısacası süreci basitleştirip mutfaklarımızdaki fırınların başına geçmekte fayda var!

Kaçmak

Posted in hayat by kutusuzkutkut on Nisan 18, 2013

Paul Auster, Invisible kitabından bir not(sf.87):

… and fitfully indulge in the escapism of watching films(thanks to a DVD player, loyal friend to the solitaries and shut-ins of this world).

Sadık dostumuz bazen bir DVD oynatıcı, bazen bir kitap ya da oyun konsolu olsa da hepimiz zaman zaman kendi gerçekliğimizden kaçmıyor muyuz? Bazen gerçeğin bir kısmından, bazen hepsinden saklanmıyor muyuz? Adına bazen kafa dağıtmak, bazen stres atmak desek de temelinde gerçekliğimizin sıkıntılarından, sorunlarından, zorluklarından kaçıp sığınıveriyoruz başka/yaratılmış gerçeklikliklere. Sorun toplumun gerçekleriyle ters kesiştiğimizde başlıyor. Bazı kaçışlar: “Bütün gün evde boş boş film izliyor” oluyor ya da “kitapların arasına saklanıyor” hatta “çalışmaktan kaçtığı için master yapıyor”. Ortak gerçeğimizin dışına çıkanlar, sorumsuz, tembel, asosyal, aklı bir karış havada gibi sıfatlarla cezalandırılıyor hemen. Peki ama “gerçek”ortak olmak zorunda mı? Ya da ortak gerçeklikte Tutunamayanlar ordusuna mensup olmaktansa kendi gerçekliğine tutunmaya çalışanlar olamaz mı, olmamalı mı? Gördüğümüz, ellediğimiz, algıladığımız gerçek dışında kitap sayfalarında, bilgisayar ekranlarında farklı bir algıda farklı bir gerçeklik bulanlar akıl hastası mı acaba? Hepimiz zaman zaman kendi gerçekliğimizden kaçtığımıza göre deli mi hayalci mi normal mi olduğumuza nasıl karar verilecek; kaçış sıklığı, şiddeti, süresi hangisi kriter? Into the wild‘ın Christopher’ını nasıl tanımlayacağız mesela? Sanatta gerçekçiliğe tepki olarak doğan sürrealismin, absürdismin kabul gördüğü gibi yaşamda da toplumsal gerçeğimize tepki olarak doğan akımları kabul edebilecek miyiz bir gün? Son soru: Kölesi olduğumuz, kaçış aradığımız gerçekliklerden(hepsinden ya da birkaçından belki bir tanesinden); kaçma ihtiyacı hissetmeyeceğimiz gerçekliklere doğru kaçsak ayıp olur mu gerçekten? Çok soru oldu, cevaplar ise uzun mu uzun bir akşam sohbetinin malzemesi olsun en iyisi…

(Kaçış konusunda uç örneklerden biri de Japonya’daki “Hikikomori” kavramı. Kimine göre bir hastalık, kimine göre kültürel bir akım, kimine göre bir tepki hareketi olan hikikomori, genç yaşlarda eve kapanan, dış dünyayla ilişkisini minimize eden Japonlar için kullanılıyor.)

#TEDxRESET2013

Posted in Genel by kutusuzkutkut on Nisan 17, 2013

TEDxreset2013’ün teması “Kritik Kavşaklar”dı. İki gün boyunca gerçekten seçer miyiz, yanlış karar var mıdır gibi sorularda beyin içi yolculuklara çıktık, konuşmalar arası muhteşem müzik performansları izledik, akıldaşlarla kahve içtik, kahve aralarında konuşmacıları sıkıştırdık. Akıl defterime not ettiklerimi bu blog üzerinden zaten paylaşacağım ama öncelikle değinmek istediğim bir konu var. “Ne yaptınız yani şimdi tam olarak?” Tedxreset ile ilgili en çok karşıma çıkan soru sanırım. Sorunun tonlaması ve suratlarda mimiklenmesi ise soruyu soranın karakterine göre değişiklik gösteriyor. “Kestirmeciler” kestirme yoldan ne elde ettiğimi kavramaya çalışıyorlar. Aradıkları cevaplar arasında “milyon dolarlık iş fikri buldum/hayatın anlamını çözdüm/Microsoft Genel Müdürü ile kanka oldum” var, aldıkları cevaplar somut getirilerden uzaklaştıkça ilgileri dağılıveriyor. Muhafazakarlar ise daha şüpheli yaklaşıyorlar. Aldıkları cevaplardan yola çıkarak etkinliği entel-dantel işler olarak niteliyorlar. Kimisi ünlü konuşmacı olup olmadığına göre değerlendiriyor TEDx’i, bazısı da stand-up kıvamında birşeyler canlandırıyor sanırım kafasında. “Ne için/niye gidiyorsun/zaman harcıyorsun?” sorularına verdiğim “düşünmek için!” cevabı genelde kafi gelmiyor. Böylece bu blog yazısının konusu ortaya çıkıyor, olabildiğince nedir/ ne değildir açıklayıp bir sonraki etkinlikte daha doğru sorularla karşıla(ş/n)mak!

TED nedir?

TED ingilizce Technology, Entertainment ve Design kelimelerinin baş harflerinden oluşur. Kar amacı gütmeyen bu oluşum hedefi “paylaşılmaya değer fikirler”’i kısa ve etkileyici sunumlar halinde dünyaya aktarabilmektir. Daha fazla bilgi için web adresi: www.ted.com , örnek bir konuşma için: http://www.ted.com/talks/sir_ken_robinson_bring_on_the_revolution.html

TEDxreset nedir?

TED konuşmaları popüler olunca dünya genelinde daha lokal etkinlikler düzenleme ihtiyacı ile TEDx’ler oluşmuştur(TEDxLondon, TEDxDubai, vs.). Bu etkinlikler TED formatında(ücretsiz lisans ile) ve desteğiyle düzenlenmekle beraber yerel küratörler tarafından organize edilmekte ve bağımsız olarak hazırlanmaktadır. Türkiye’de düzenlenen etkinliğin adı da küratör Ali Üstündağ tarafından TEDxİstanbul vs. yerine zihinleri sıfırlamak manasına gelen TEDxreset olarak konmuştur. 2010 yılından beri her sene düzenlenmektedir. Daha fazla bilgi için web sitesi: http://www.tedxreset.com/

Konuşmacılar kim?

Konuşmacılar etkinlikleri düzenleyen kafa takımı tarafından her senenin konseptine uygun olarak paylaşmaya değer fikri/hikayesi olan kişilerden seçiliyorlar. Aralarında CEO’lar, gazeteciler gibi ünlü olanları da var daha az bilindik ama alanında bir fark yaratmış kişiler de. Bu senenin konuşmacıları kimdi diye merak ediyorsanız(hızlı örnekler: Borusan CEO’su Agah Uğur, Zaytung kurucusu Hakan Bilginer, Öğretim Üyesi Levent Erden) buyrun: http://www.tedxreset.com/Konusmacilar

Tüm konuşmalar etkileyici mi?

Hayır. Aralarında çok başarısız ve sıkıcı olanlar da var. Gene de ben şunu fark ettim: en sıkıcı konuşmaları dinlerken bile beynim konuşma konusu başta olmak üzere çeşitli konulara odaklanıveriyor. İnanın bana günlük koşturmaca içerisinde bazen üzerinde çok düşünmemiz gereken şeyleri hiç düşünmüyoruz. Etkileyici konuşmalar zaten beyninizde kıvılcımlar çaktırıyor, beğenmediğiniz konuşmalar ise en azından derin bir konuda düşünme fırsatı sağlıyor.

Tamam da birilerinin çıkıp konuşmasını dinlemenin ne faydası var ki?

Bir kere o birileri “paylaşmaya değer fikirler”i olduğu için oradalar. Bazı konuşmalar tüm odağınızı topluyor, ilham veriyor, beyninize düşünce tohumları saçıyor, ufkunuzu geliştiriyor, yaratıcılığınızı körüklüyor. Benim için kaliteli, anlamlı ve yaratıcı düşünce gücü kullanmama önayak oluyor diyebilirim. Ayrıca konferans sırasında çok keyifli bir ortam oluşuyor. Konuşmalar arası müzik performansları, düşünmeyi seven yaratıcı bir kitle ile kaynaşma fırsatı, konuşmacılarla birebir konuşma fırsatı da cabası(bu fırsatla after party’de üçüncü biradan sonra “ölümsüzlüğe ulaşacak mıyız” kapsamında sıkıştırdığım Vestel Yönetim Kurulu üyesi ve TTGV(Türkiye Teknoloji Geliştirme Vakfı) başkanı Cengiz Ultav’a sabrı ve samimi cevapları için teşekkürü borç bilirim!).

Bu etkinliklere nasıl katılınır?

Bir kere tüm konuşmalar (TED ve TEDxler) ücretsiz ve altyazı seçenekleri ile birlikte internette mevcut(etkinlikler sırasında canlı sunumlar da var). Etkinliğe katılıp biraz da havayı soluyup konuşmaları canlı izlemek istiyorsanız durum şöyle: Ana TED konferanslarına ilgi çok yoğun olduğu için hem ücretler yüksek hem de kontenjanlar aylar öncesinden doluyor. TEDxreset ise kontenjan sorununu bu sene Maslak TİM’e taşınarak çözmüş görünüyor(daha önce Boğaziçi Üniversitesi’nde çok daha kısıtlı katılımcı ile organize ediliyordu). Fiyatlar da oldukça makul, bu sene iki günlük etkinlik için(öğle yemeği/ara ikramlar/after party dahil) tam 90TL öğrenciler 29 TL’idi.

Aquaponics

Posted in Uncategorized by kutusuzkutkut on Nisan 11, 2013

Simbiyotik sistemler, kapalı devre döngüler, bir sistemin artığını girdi olarak kullanan yapılanmalar hep dikkatimi çekmiştir. Defterlerim arasındaki bir not işte tam bu konuyla ilgili: “Aquaponic Systems”. Aquaponic sistemler kısaca balık yetiştiriciliği ile bitki ziraatini aynı çatı altında birleştiren ve ekonomik değer katmayı amaçlayan bir üretim tarzı. Şöyle ki, bir tank içerisinde beslediğiniz balıkların dışkıları, su akışıyla, içinde bu dışkılarla beslenen ve zararlı üre gibi maddeleri azota çeviren bakteriler olan bir kanaldan geçerek topraksız tarım yapacağınız ikinci bir tankta toplanıyor. Bitkiler kendileri için yararlı azot gibi bileşikleri kullanarak suyu filtreliyor, siz de bu suyu geri balıkların tankına aktarıyorsunuz. Suyu filtreleyerek kullandığınız için buharlaşma ile kaybolan su dışında sisteme su ilave etmenize gerek kalmıyor. Bitkileriniz de ilave kimyasal kullanmadan, bakımı minimize ederek(toprak olmadığı için çapa vs. derdi yok) yetiştirmiş oluyorsunuz. Toprak ve suyun kısıtlı olduğu alanlar için çok verimli bir yapılanma anlayacağınız üzere. Özellikle küçük çaplı, kendi yiyeceğini yetiştirmek isteyen aileler tarafından çok farklı uygulamaları ve videolarını internette bulabilirsiniz. Uzun vadede bu tarz sistemlerin endüstriyel uygulamalarının da artarak, sahip olduğumuz kaynakları verimli, sürdürülebilir ve çevreye duyarlı bir şekilde kullanımasına katkı sağlayacağına inanıyorum. Ben aşağıda biri ev tipi diğeri endüstriyel(tasarım) içeren iki tanesini paylaştım, çok daha fazlası youtube’da mevcut. (Ev kullanımı için tasarlanan bir sistemin kickstarter’da da ciddi destek gördüğünü belirtmek lazım, ilgilenenler burdan tıklasın.)

Edit: İlave bilgi olarak şöyle bir makaleye rastladım: http://www.theatlanticcities.com/arts-and-lifestyle/2013/03/farming-technique-will-revolutionize-way-we-eat/4880/

Toplumsal Bilinci Yeniden Programlamak

Posted in Uncategorized by kutusuzkutkut on Nisan 8, 2013

Dün oynanan Fenerbahçe – Orduspor maçında Ordu tribünlerinden atılan bir cisim Fenerbahçeli futbolcu Caner Erkin’in kafasını yardı. Bunun üzerine koyu Galatasaray taraftarı olan bir arkadaşım twitter’a şöyle yazdı: Sahaya bir şey atanları hatta atlayanları anlamakta ciddi sıkıntı yaşıyorum..cahil misin deli mi? Twitter üzerinden konuşmaya başlasak da 140 karakterin derdimi anlatmaya yetmeyeceğine kanaat getirdiğimden en iyisi bir blog yazısıyla kafamdakileri bugüne not düşeyim istedim. Öncelikle konunun kesinlikle cehaletle ilgisi olmadığını düşündüğümü belirterek söze başlayayım. Cehalet, bilmemek ile ilgilidir. Yani “cahillikten dolayı yanlış yaptım” diyorsanız yaptığınızın yanlış olduğunu bilmediğiniz anlamı çıkar. Oysa sahaya attığınız cismin birini yaralayabileceğini ve bunun yanlış olduğunu okuma yazması olmayan da bilir, üniversite mezunu da. Sorun yanlış olduğunu bile bile yanlışı yapmaktadır. Bu bağlamda “cehalet” kelimesi bana doğru tanım olarak gelmiyor. Bana göre sahaya cisim atan zihniyet ile yaya geçidinde durmayan, yere çöp atan, alkollü araba kullanan zihniyet aynıdır. Bir dönemin sloganı haline gelmiş “Eğitim şart!” cümlesi geçerli olsaydı bugün hiçbir üniversite mezunu yere çöp atmaz, tribünde küfretmez ya da alkollü araç kullanmazdı. Kısaca sorun eğitim/cehalet seviyesinde değil toplum bilincinde “Cool/Havalı davranış”, “erkeklik/delikanlılık”, “kurallar/kurallara tabii olanlar ve ben” kavramlarının nereye oturduğu ile ilgili hale geliyor. Eğitimin rolü açısından, maç içerisinde küfrü devam ettiren hatta başlatan üniversitelerin taraftar gruplarına bakmak yeterli, ya da alkollü direksiyon başına geçen “bana dokunmaz/bana bir şey olmaz” diyen arkadaşınızı/kendinizi aklına getirmeniz, otobanda giderken elindeki peçeteyi pencereden atanları hatırlamanız yeterli. Avrupa’da bir geziden sonra gelip “ne kadar medeniler, hiç korna sesi bile duymadık” cümlesinin öznesi eğitim seviyesi değil toplumsal bilinçlerine gereksiz korna çalmanın ayıplanacak bir davranış olduğunun kodlanmasıdır. Dolayısıyla ilk yapılması gereken bu “sevimli/havalı/küçük yaramazlıkları/ önemsiz,olağan suçları” itibarsızlaştırıp “ayıplanacak/utanılacak/kabul edilmeyecek davranışlar” olarak toplum bilincinde programlamaktır. Peki bu nasıl olacak? Haydi biraz beyin fırtınası yapalım.

a) Medya ve kamuoyunda bu tarz davranışlar zaten eleştiriliyor. Bu eleştirilerin artarak devam etmesi ve medya önünde sonuçlarının teşhir edilmesi lazım. Dünkü olaydan örnek verecek olursak, medyada maçta olay olduğunu ve Orduspor’un ceza aldığını okuyoruz ama spesifik olarak suçu işleyenlere ne olduğu arada kaybolup gidiyor. Genel “tribün terörü”, “ xspor taraftarları” yerine suçu işleyenler tespit edilip bireysel olarak ceza süreçleri/pişmanlıkları/tribün yasakları vs. işlenmeli, çığırtkanlığı yapılmalı. Klüp yönetimlerinin, taraftar gruplarının mutlak desteği sağlanmalı.

b) Yerel yönetimler belirli konulara odaklanarak, toplum desteğini arkasına alarak öyle kampanyalar üretmeli ki istenmeyen davranışlar boğulsun, kaçacak yer bulamasın. Örnek olarak amaç yaya geçitlerinde yayaya yol verilme oranını arttırmayı sağlamaksa yaya geçitleri yenilenmeli, gerekirse 1-2-3 ay başına trafik polisi konulmalı, bölge içinde küçük etkinliklerle davranış özendirilmeli(mesela yaya geçidinde duran sürücülere şeker ikram etmek gibi sürekli olmayan ama medyatik etkinlikler), uymayan sürücülere trafik cezasının yanında zorunlu x saat “medeni trafik” dersi verilmeli. Benzer şekilde sivil toplum kuruluşları ve okullar, gönüllü yaya geçidi sorumluları sağlayarak destek verebilir.

c) Yerel idarelerle işbirliği içerisinde çalışacak ve yasal iş kalabalığından görevi gereği ayrışacak ihtisas mahkemeleri kurulabilir. Bu mahkemeler hapis vs. cezaları yerine sadece kent içindeki çevreyi kirletme, giriş önü park gibi genelde cezaları ufak olduğu için uğraşılmayan, kent yaşantısını bozan sorunların üstüne gidebilir. Ceza olarak da para ve kamu görevi cezası(örn: 2 saat gözetim ile parklarda çöp toplama) verebilirler. Bu cezalar, ehliyet puanına benzer şekilde bir vatandaşlık puanı sistemi oluşturularak, sık puan cezası alanların kamu hizmetlerinden daha pahalı yararlanması gibi cezalarla desteklenebilir.

Aklıma bir çırpıda gelenler bunlar. Bazıları hayalci, bazıları uygulamada zor görünüyor olabilir ama özellikle belediyelerdeki paralı park sistemlerinin(tabiki “para” içeridiği için) birden nasıl popülerleşip hemencecik uygulanıverdiğini düşündükçe neden olmasın diyorum. O zaman ülkemiz ekonomik göstergelerin, GDP sıralamalarının çok ötesinde hayat kalitelerimize etki edecek olan medeniyet/yaşanabilirlik endekslerinin üst sıralarında kendimize yer bulabiliriz. Toplum eliyle “toplum mühendisliği”ne başta siyasi/yerel/stk liderlerimiz olmak üzere hepimizin daha çok kafa yorması gerekiyor.

İstemek

Posted in sinemaydı kitaptı kültürel işler, Uncategorized by kutusuzkutkut on Nisan 4, 2013

Markus Zusak’ın Hiç’inden bir alıntı daha(sf.388) :

  • “Ed?” dedi Ritchie, daha sonra. Hala suyun içinde duruyorduk. “İstediğim tek şey var.”
  • “Nedir o, Ritchie” Cevabı basitti.
  • “İstemek.”

“İstemek” çok erken tanıştığımız bir kavram. Bebekken karnımızın doyurulmasını talep etmekle başlayan isteklerimiz, daha sonra zenginleşmeye başlıyor. Astronot olmak istiyoruz ya da futbolcu, belki doktor, olmadı itfaiyeci. Aşık olmak istiyoruz, dünyayı dolaşan bir seyyah olmak istiyoruz, üniversite hiç bitmesin ya da yazlar daha uzasın istiyoruz. Sonrası biraz karışık. Orta yaş bunalımı mı dersiniz, ayakların yere basması mı, gerçeklerle yüzleşmek mi, yenilmek mi, kabullenmek mi, belki. Eşimizle iş çıkışı sinemaya gitmek istiyoruz, yemekten sonra kilonuza kafa takmadan tatlı yiyebilmeyi istiyoruz, bütün gün evde yatmak istiyoruz. İsteklerimiz içindeki arzu öğesini, heyecanı, macerayı kaybediyor sanki. Gerçekten, düşünsenize: astronot olmayı istemekle yemekten sonra sufle istemek cümlelerindeki “istemek” aynı anlamı taşıyor olabilir mi.. Hayat rutinleştiğinde, olması gibi gittiğinde, taşlar yerine oturduğunda, yaşam yolculuğunuzun platolarında dolaştığınızda insan bazen gerçekten ama gerçekten sadece “istemek” istemiyor mu? Bir şeyi gerçekten, tutkuyla, gözler parıldaya parıldaya istemek…

Ben de bu aralar en çok boşluk istiyorum sanırım. Yapacak iş olmadan evde oturup sıkılmak istiyorum. Boşlukta, sıkıntıda boğulurken ayaklarımı kuma vurup “ben bunu/şunu/onu istiyorum!” diye bağırarak yüzeye fırlamak istiyorum. Sıkıntıdan istek, istekten istemek, istemekten macerayı, maceradan anlamı doğurmayı hayal ediyorum. Bazen sadece “istemek” istiyorum.

The Hover Hand

Posted in Uncategorized by kutusuzkutkut on Nisan 2, 2013

Bir önceki yazıyı yazarken aklıma amerikalıların fırlama tabirlerinden biri daha geldi: The Hover Hand. Türk ergenlerinin de oldukça müzdarip olduklarını düşündüğüm bu durumun en önemli semptomu, ergen şahsın eli ile fotoğraf çektirdikleri bayanın vücudu arasında oluşan görülmez ve aşılmaz bir güç duvarı! Biraz utangaçlık, biraz özgüven eksikliği, biraz sapık damgası yer miyim korkusu harmanlanıyor ve ortaya bu ilginç fotoğraflar çıkıyor.(internette bu fenomene adanmış yüzlerce site olduğunu da ekleyeyim). 

Tagged with:

Bir erkeği öldürmek..

Posted in Uncategorized by kutusuzkutkut on Mart 30, 2013

Markus Zusak’ın “Hiç” adlı kitabında 152. sayfada şu diyaloğu not almışım:

  • “Sen benim en iyi arkadaşımsın, Ed.” dedi sonunda.

  • “Biliyorum”

Bir erkeği bu sözlerle öldürebilirsiniz. Silaha gerek yok. Sadece bu sözler ve bu sözleri söyleyecek bir kız yeterli..

 Başka bir yerde hemen hemen aynı diyalogu 50. evlilik yıl dönümlerini kutlayan bir çiftin röportajında okuduğumu hatırlıyorum. O zaman bu “en iyi arkadaşımsın” cümlesi sevginin dayanağı, bu başarılı evliliğin sırrı gibi gösteriliyordu. Devam eden bir ilişkide, evlilikte gerçekten de bu en iyi arkadaş durumu iyi bir reçete olabilir ama aşıksanız boş versenize,  arkadaşlık kimin umurunda! Aşık olduğunuz kişinin en iyi arkadaşı, dostu olmak istemezsiniz, aşkı, sevgilisi, şehveti, tutkusu, her şeyi olmak istersiniz. O zaman “en iyi arkadaş” tanımı artık bir övgü değil, limit olur sizin için, dağlara taşlara sığmayan hislerinizin aşamayacağı bir üst bariyer haline geliverir. Karşınızdakinin dudağında, gözünde, yatağında en önemlisi kalbinde yer ararken kendinize, birden erkek arkadaşıyla yaşadığı sorunları dinleyen bir kulak, yaslanılacak/ağlanılacak bir omuz, akıl veren bir söz olarak bulursunuz kendinizi. En iyi arkadaşlar olarak olabildiğine, işkenceymişçesine, acı verircesine bir nefes kadar yakınsınızdır; aşıklar olarak da olabildiğine, işkenceymişçesine, acı verircesine bir nefes kadar uzaksınızdır. Zusak’ın dediği gibi bu sözlerle ölürsünüz, silaha da mermiye de gerek yoktur.

(Dünya dillerinin birinde tam bu durumu tanımlayan bir kelime olmalı muhakkak, zengin ve kadim bir lisanda belki de. Benim bildiğim amerikalıların kullandığı “ friend-zoned” kavramı var ama o da nedense amerika patentli çoğu şey gibi aradığım derinlikten ziyade yüzeysellik taşıyor gibime geliyor.)

Not tutan insanlardan mısınız?

Posted in Uncategorized by kutusuzkutkut on Mart 29, 2013

Not tutan insanlardan mısınız? Ben öyleyim. Bahsettiğim ders notu, toplantı notu, vs. değil ama kıyamadıklarınız notu, iç hoplatan notu, tüyleri diken diken eden notu, göz dolduran notu, beyninize yıldırım düşmüş hissi yaratan notu.. Kimi zaman bir kitapta, filmde, internette, gazetede, dergide, sohbette yani binlerce harddiske sığmayacak bilgi akışı içerisinde, matrix deyişiyle akış içerisinde bir anormallik, kalabalığın içerisindeki kırmızılı kadın önce göze sonra beyninize güm diye çarpar. Benim defterlerim işte bu notlarla, karalamalarla doludur çünkü değerlidir bu notlar, kaybolup gitmemeleri gerekir. Öyle ki eski bir defterin kıytırık köşesine okunmaz el yazımla yazdığım notlara geri dönüp baktığımda içimde sakladığım/unuttuğum/gömdüğüm/bünyeme kattığım bir parçam, bir his, bir fikir aydınlanaverecektir. Belki bu notları ve bende yarattıklarını, eski bir defter/güvenilmez bir kalp ya da yıpranacak bir beyin yerine yazıya dökmek, monologa/diyaloga/multiloga açmak en doğru değerlendirme yöntemi olacaktır diye düşünüyorum. Dolayısıyla eski defterleri karıştırıyor ve yazıyorum…

Tagged with: ,

Aşırı Gürültülü ve İnanılmaz Yakın

Posted in sinemaydı kitaptı kültürel işler by kutusuzkutkut on Haziran 27, 2012

GörselUzun zamandır okuduğum beni en çok içine çeken, etkileyen kitap: Jonathan Safran Foer‘ın Aşırı Gürültülü ve İnanılmaz Yakın (Extremely Loud and Incredibly Close). 11 Eylül saldırılarında babasını kaybeden 9 yaşındaki bir çocuğun travmasını konu alan bu kitabı az daha kitapçıda geri yerine koyuyordum. İçini biraz karıştırıp ilgimi çeken bir şeyler yakaladıktan ve okumaya başladıktan çok sonra kitabın, komik, üzücü, buruk, düşündürücü, anlamsızlaştıran, anlamlandıran gibi birçok sıfatla anlatabilecek bir hikayeye dönüştüğünü anladım. Hem yazı diliyle, hem yazı arasına sıkıştırılmış fotoğraflar, farklı fontlar gibi modern edebiyat oyunlarıyla pek çok kişinin hoşuna gitmeyebileceğini düşündüğüm bu roman 2-3 gündür beni sayfalarının arasına mıhlayıverdi. Kayıpların, tutunamayanların, nesiller arası benzerliklerin, unutulamayanların, olgun çocukların, çocuk olgunların arasında beni de sürükledi götürdü. Keskin ve daimi bir burukluk içerisinde gülerek, düşünerek, notlar alarak, gözüm dolarak bitirdiğim bu kitabı herkese tavsiye ederim. Kitaptan aldığım bazı notlar şöyle:

– Her şeyin iyi olacağına söz vermişti. Çocuktum ama her şeyin iyi olmayacağını biliyordum. Bunu bilmem babamı yalancı yapmadı. Babam yaptı.

– Hayatımı daha az duygulanmayı öğrenmeye harcadım. Her gün daha az duygulandım. Büyümek midir bu? Yoksa daha beter bir şey mi?

– Yaşamayı öğrenmenin bir ömür sürmesi ne kadar üzücü. Çünkü hayatımı yeniden yaşayabilsem, her şeyi farklı yapardım. Hayatımı değiştirirdim.

– Belki de kişilik dedikleri budur: İçle dış arasındaki fark.

– Aşkın trajedisi budur, hiçbir şeyi özlediğin bir şeyden daha fazla sevemezsin.

-“Bir fikri seviyorsun sen” demişti. “Biz fikrini seviyorum” demiştin.

– Terk etmeni affedebilirim ama geri dönmeni affedemem.

Düzen vs. Kaos

Posted in Genel, hayat by kutusuzkutkut on Şubat 28, 2012

“It’s not about money… It’s about… sending a message. Everything burns!”

Batman: The Dark Knight filminden sanırım herkesin aklına kazınan karakter Joker olmuştur. Hiç şüphesiz, Heath Ledger‘in büyüleyici performansı ve beklenmedik ölümü canlandırdığı Joker karakterini efsaneleştirdi. Ancak karakterin başarısının altında oyunculuktan fazlası olduğunu düşünüyorum. Joker, diğer filmlerdeki kötü karakterlerden oldukça farklıdır. Para, güç, otorite, intikam onun için pek bir şey ifade etmez.  (Filmin bir sahnesinde büyük bir para yığınını yaktıktan sonra yukarıdaki repliği söyler.) Onun asıl karşı çıktığı düzendir ve yerine kaos ve delilik önermektedir. Gerçek bir anarşisttir. İnsanlığın kendine atadığı önemden, sıradan insanların kendilerine yarattıkları dünyadan, toplumsal vicdandan, iyimserlikten nefret eder. Filmin sonlarına doğru Joker çatıdan düşmek üzereyken Batman onu yakalar ve aralarında şu diyalog geçer:

Joker: Uhh, you… You just couldn’t let me go, could you? This is what happens when an unstoppable force meets an immovable object. You truly are incorruptible, aren’t you? You won’t kill me out of some misplaced sense of self-righteousness… and I won’t kill you because you’re just too much fun! I think you and I are destined to do this forever.

Batman: You’ll be in a padded cell forever!

Joker: Maybe we could share one! You know, they’ll be doubling up at the rate this city’s inhabitants are losing their minds.

Batman: This city just showed you that it’s full of people ready to believe in good.

Joker: Until their spirit breaks completely! Until they get a good look at the real Harvey Dent, and the all heroic things he’s done. You didn’t think I’d risk losing the battle for Gotham’s soul in a fist fight with you? No. You need an ace in the hole. Mine’s Harvey.

Batman[horrified] What did you do?

Joker: I took Gotham’s “White Knight”, and brought him down to our level. It wasn’t hard. See, madness, as you know, is like gravity: all it takes is a little push[laughs hysterically; Batman leaves and a SWAT arrives to take the Joker into custody]

Joker’i hayal dünyasının kötü karakterlerinden ayıran ve bilinçaltımızda anti-hero statüsü veren sır o küçük kelime grubunda saklıdır: “a little push”. Düzenden kaosa, insanlıktan deliliğe, batmanden jokere geçiş için küçük bir itekleme yeterlidir. Filmdeki bu kısa diyaloğu Batman: The Killing Joke(1998) kitapta daha açıklayıcı bir şekilde görebiliriz. Batman’e söyle seslenir:

 I’ve proved my point. I’ve demonstrated there’s no difference between me and everyone else! All it takes is one bad day to reduce the sanest man alive to lunacy. That’s how far the world is from where I am. Just one bad day. You had a bad day once, am I right? I know I am. I can tell. You had a bad day and everything changed. Why else would you dress up as a flying rat? You had a bad day, and it drove you as crazy as everybody else… Only you won’t admit it! You have to keep pretending that life makes sense, that there’s some point to all this struggling! God you make me want to puke. I mean, what is it with you? What made you what you are? Girlfriend killed by the mob, maybe? Brother carved up by some mugger? Something like that, I bet. Something like that… Something like that happened to me, you know. I… I’m not exactly sure what it was. Sometimes I remember it one way, sometimes another… If I’m going to have a past, I prefer it to be multiple choice! Ha ha ha! But my point is… My point is, I went crazy. When I saw what a black, awful joke the world was, I went crazy as a coot! I admit it! Why can’t you? I mean, you’re not unintelligent! You must see the reality of the situation. Do you know how many times we’ve come close to world war three over a flock of geese on a computer screen? Do you know what triggered the last world war? An argument over how many telegraph poles Germany owed its war debt creditors! Telegraph poles! Ha ha ha ha HA! It’s all a joke! Everything anybody ever valued or struggled for… it’s all a monstrous, demented gag! So why can’t you see the funny side? Why aren’t you laughing?”

Bütün bu yüce insan, onurlu hayat, asalet ve mutluluk kavramları onun için bir şakadan ibarettir. Jokerin yüzümüze vurmaya çalıştığı budur: hayat ve hayatı anlamlandırmak için yarattığımız düzen, ahlak gibi kavramların anlamsızlığı… Belki Joker karakterine bilinçaltımızda yer açan, onu bize sevdiren de içimizde bir yerlerde ona hak vermemizdir.

Düşünsenize, hayatınızda çabaladığınız her şey, kurduğunuz tüm “düzen”;  sarhoş bir sürücünün neden olduğu kaza, hırslı bir politikacının neden olduğu savaş, sizi koruması gerekirken cezalandıran otorite(karakolda dayak yiyenleri veya hatalı karar veren bir yagıcı ya da jüriyi düşünün), özgürleştirmesi gerekirken özgürlüğünüzü kısıtlayan yönetim şekli gibi binbir nedenle alt üst olabilir. Sizin ya da bir başkasının yaptığı küçük bir hata, o küçük itekleme, tüm düzeninizi, inandığınız değerleri, değer verdiğiniz ne varsa hepsini yerle bir edebilir.(Ve merak etmeyin, eğer o küçük iteklemeyi hiç yaşamasanız bile, eninde sonunda boyut değiştirici o büyük iteklemeyi hepimiz yaşayacağız.)(Hemen moraliniz bozulmasın, düzenden kaosa geçiş her zaman kötü bir şey olmayabilir, sizi aslında inanmadığınız sosyal normlardan, zevk vermeyen rutin günlerden kurtarabilir.)

Joker’i çıldırtan insanların bir düzen olduğuna, hayatın bir anlamı olduğuna olan inançlarıdır. Çünkü Joker o küçük iteklemeyi yaşamıştır ve anlamsızlığa karşı çareyi çıldırmakta bulmuştur: (Batman’e şöyle der)”Both of us trying to find meaning in a meaningless world! Why be disfigured outcast when I can be a notorious Crime God? Why be an orphaned boy when you can be a superhero?”.

Bu uzun yazının ardından sizden tek istediğim kendi yaşamlarınıza bir göz atmanız. Anlamı nerede buluyorsunuz; anlamı aramamakta, akla bile getirmemekte mi, iş koşturmacasında mı, aldığınız eşyalarda mı, ikea kataloglarında mı(fight club göndermesiiii!)? Yüzüne takıştırdığınız büyük gülümseme ve kazanmaya çalıştığınız paralarla, siyasi görüşlerinizle, ahlaki değerlerinizle; makyaj yapıp, suç tanrısı olmaya çalışan bir adama göre çok daha az mı delisiniz? Ve hepsinden öte niye bu kadar ciddisiniz?

Tagged with: , , ,

Adrenalin

Posted in Genel by kutusuzkutkut on Ekim 21, 2011

İnsanlar olarak değişik bir canlı türüyüz. Varlığımızı sadece yiyecek temin etme, barınma, üreme gibi fonksiyonlar üzerinden götürmüyoruz. Yaşantılarımız içine felsefe, sanat, spor ve daha pek çok kavram karışıveriyor. Bungee jumping, skydiving gibi bir ihtiyaçtan ziyade delilikle açıklanabilecek icatlarımız oluyor. Adrenalin için yaptığımız onca şeyi düşünsenize, mantık çerçevesinde nasıl açıklayabiliriz hepsini? Belki basit bir heyecan arayışı, belki ölmeden ölümle yüzleşme arzusu, belki rutini kırma çabası, belki anlatılacak bir macera, belki saf aptallık. Açıklaması zor, anlaşılması daha zor bir türüz. Aşağıdaki video biraz uzun olmakla birlikte, izlediğiniz yerden nefesinizi daraltan, neden sorusunu sorarken acaba dedirten cinsten. Bakalım kimler izlerken gülecek, kimler heyecanlanacak, kimler aptallık diyip geçecek?

Japon İşi

Posted in teknoloji by kutusuzkutkut on Ekim 5, 2011

Japonların memleketimizde yeri ayrıdır. “Alman Arabası” fenomenini bir yana koyarsak, sanırsınız tüm teknolojik gelişmelerden Japonlar sorumlu. Japon teknolojisi, Japon yapıştırıcısı, “abi adamlar yapıyor ya”, Kemal Sunal-Fatma Girik robotu, daha saydıkça sayabiliriz heralde. Çalışkanlıkları, yeniliğe ve teknolojik ilerlemeye olan yatırımlarıyla bu abartıları da hak etmiyor değiller. Aşağıdaki videoda gene Japonları büyücü/uzaylı statüsüne koyan bir ürünü izleyeceksiniz. Hemen “Ne ki bu, ketçap silici mi? Bildiğin peçete işte” demeyin, katı-jel/yarı-akışkan durumundaki ürünlerin taşınması ve işlenmesi için tasarlanmış bir ürün  bu aslında. E ne diyeyim, Japonlar yapıyor abi! (Detaylı bilgi için: http://www.made-in-japan.bz/switl/)

Teknolojik Yaşlanma

Posted in teknoloji by kutusuzkutkut on Ekim 4, 2011

Yaşlandığınızı, aynada olgunlaşmış yüzünüze, zihninizde derinleşmiş düşüncelerinize, içinizde ağırlaşmış ruhunuza bakmadan anlamanın bir yoluda teknolojik ilerlemeye bakmak! Şöyle ki, eğer çocukluğunuzda bilimkurgu filmlerinde veya kitaplarında okuduğunuz teknolojik yenilikler hayatınızda gerçekten yer almaya başlamışsa bilin ki yaşlanıyorsunuz. Şu an orta yaşlarına adım atmaya hazırlanan erken 80’ler kuşağının yaşadığı da bu. Tamam belki Star Trek’in “Işınla beni Scotty” si veya Geleceğe Dönüş’ün “Delorean” ını görmedik henüz ama cep telefonlarını, görüntülü konuşmayı, interneti, kişisel bilgisayarları, kablosuz iletişimi, akıllı evleri, hızlı trenleri ve daha nicelerini gündelik hayatımızın bir parçası olarak çoktan kabul ettik bile.  Kendi kendine gidebilen ve park edebilen araçlar, kablosuz elektrik aktarımı gibi teknolojiler ise ticarileşmeyi ve günlük rutinimizin bir parçası olmayı bekliyor. Bugün Türkiye saati ile 20:00 sularında yeni bir teknoloji daha bize yaşımızı hatırlatmak için göz önüne çıkabilir.

Bildiğiniz gibi bu akşam yeni iphone tanıtılacak. Bunca giriş sadece iPhone için miydi diye sorabilirsiniz. Yeni iPhone’da söylentilere göre daha hızlı bir işlemci(A5 çipleri), daha çok ram(1GB), daha iyi bir kamera(8 megapixel), daha büyük bir ekran(4″inch), daha gelişmiş iletişim(4G) olacak. Ama bu yazının yazılma sebebi bu donanım güncellemelerinden çok, bir yazılım güncellemesi. Söylentilere göre yeni iPhone’un asıl vurucu özelliği iAssistant adını verdikleri sistem olacak. Bu sistem sayesinde kullanıcılar, basit bir sesle komut işlevinin çok ötesinde, telefonları ile konuşarak günlük hayatlarını kolaylaştıracak bir asistana sahip olabilecek. Bir tür yapay zeka uygulaması olacak yazılım ile telefonunuz sizin tercihlerinizi öğrenecek, sizin için internette arama, yemek rezervasyonları ve yapay zeka gerektirebilecek bir çok işlemi yapabilecek. Tabi burada I, Robot ‘taki gibi henüz kendi kendine düşünebilen makinelerden bahsetmesek de yapay zeka teknolojisinin ilk defa ticarileşecek olmasından ve günlük hayatta yer etmesinden bahsedebiliriz. Başka bir deyişle çok yakında yolda yürürken telefonuyla(telefonda başkasıyla değil, gerçek anlamda telefonuyla) konuşan insanlar görüp çocukluk/gençlik dönemi filmlerimizi yad edebiliriz. Ve teknoloji bu hızla ilerlerse 90 jenerasyonu bizden çok daha hızlı yaşlanabilir. (yeni iphone hakkında bilgiler için: kaynak 1, kaynak 2)

Bu akşam söylentilerin ne kadarının gerçek olduğunu göreceğiz. Beklerken, Görevimiz Tehlike filmlerinden birinden fırlamış gibi duran aşağıdaki videoyu izleyebilirsiniz. Yaşlanan yüzlerimiz için kullanırız belki de, kim bilir?

Kendi sesini ilk defa duymak!

Posted in Genel by kutusuzkutkut on Ekim 3, 2011

Bugünlerde internette viral olarak hızla yayılan bir video var(son baktığımda 4 milyondan fazla kez izlenmişti). Sağır olarak doğmuş 29 yaşındaki hanımefendi bir implant sayesinde ilk defa kendi sesini duyuyor ve kocası tepkisini kayıt altına alıyor. Ne denebilir ki, izlerken sizin de günübirlik sorunlarınız küçülmüyor mu, empati yeteneğiniz artmıyor mu, bilime olan saygınız çoğalmıyor mu, hepsinden öte sizden çok çok uzakta ve hiç tanımadığınız bir insan için mutlu olmuyor musunuz?

(Önemli not: Hastada kullanılan implant envoy medical firmasına ait esteem isimli bir ürünmüş. Detaylı bilgi için: http://www.envoymedical.com/)

Günün Videosu – Kandırmaca

Posted in Genel by kutusuzkutkut on Ağustos 25, 2011

Aşağıdaki videoda, sihirbaz/illüzyonist Marco Tempest, 3 adet ipod kullanarak farklı bir gösteri sunuyor. Gösteri sırasında gerçek, kandırmaca, yalanlar hakkında düşündürücü konulara da değiniyor. Değişik bir çalışma olmuş, buyrun izleyin(kaynak:mashable) :

Neden Böyle?

Posted in Genel by kutusuzkutkut on Ağustos 17, 2011

Farklılıklar, aykırılıklar, uçuk hayaller, bizi biz yapan şeyler, yaşlar ilerledikçe ve bizler toplumun tornasından geçtikçe benzerliklere, aynılıklara, rutin hayatlara, bizi herkes gibi yapan şeylere mi dönüşüyor acaba?  Hepimiz dış çerçevesi birbirinden çok da farklı olmayan benzer hayatları yaşarken, içimizde aslımızdan kalan kırıntılarla idare mi ediyoruz yoksa?  Ver hayallerini, al güvenliği. Ver kendini, al kabullenişi. Gitarist olma, mühendis ol, arada çalarsın gene. Gezgin olma, bankacı ol, arada gezersin yine. Hayallerini kovalama, 8 – 5 sağlam işin olsun, hayal kurarsın gene. Belki doğrusu budur. Belki olmayacak hayallerin peşinde sürükleneceğimiz belirsizliklerden vazgeçip, olgunca gerçekleri kabulleniyoruzdur. Belki de çocuklara has cesaretten vazgeçip, yetişkinlere özgü korkaklıklara sığınıyoruzdur. Belki de gelmiştir zamanı: Ver düzeni, al kaosu!

%d blogcu bunu beğendi: